ÝNSAN
Evet insan, nihayetsiz þeylere muhtaç olduðu halde; sermayesi hiç hükmünde... Hem
nihayetsiz musibetlere maruz olduðu halde; iktidarý, hiç hükmünde bir þey... Âdeta sermaye ve
iktidarýnýn dairesi, eli nereye yetiþirse o kadardýr. Fakat emelleri, arzularý ve elemleri ve belalarý
ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetiþirse ve gidinceye kadar geniþtir.
Hem
insan ibadet için halk olunduðunu, fýtratý ve cihazat-ý maneviyesi gösteriyor. Zira hayat-ý
dünyeviyesine lâzým olan amel ve iktidar cihetinde en edna bir serçe kuþuna yetiþmez. Fakat
hayat-ý maneviye ve uhreviyesine lâzým olan ilim ve iftikar ile tazarru' ve ibadet cihetinde
hayvanatýn sultaný ve kumandaný hükmündedir
Ýnsan, þu âlem-i kebirin bir misal-i
musaggarýdýr ve Fatiha-i Þerife, þu Kur'an-ý Azîmüþþan'ýn bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi
bütün ibâdâtýn enva'ýný þamil bir fihriste-i nuraniyedir ve bütün esnaf-ý mahlukatýn elvan-ý
ibadetlerine iþaret eden bir harita-i kudsiyedir.
Hatýra gelmesin ki: Bu küçücük insanýn ne
ehemmiyeti var ki, bu azîm dünya onun muhasebe-i a'mali için kapansýn, baþka bir daire
açýlsýn? Çünki bu küçücük insan, câmiiyet-i fýtrat itibariyle þu mevcudat içinde bir ustabaþý ve
bir dellâl-ý saltanat-ý Ýlahiye ve bir ubudiyet-i külliyeye mazhar olduðundan büyük ehemmiyeti
vardýr.
Evet þu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatýn fihristesini, bütün hazain-i
rahmetin anahtarlarýný, bütün esmalarýnýn âyinelerini dercetmek; nihayet derecede bir hüsn-ü
san'at içinde bir hikmeti gösterir.
Hiç mümkün müdür ki: Cenab-ý Hak ve Mabud-u
Bilhak, insaný þu kâinat içinde rububiyet-i mutlakasýna ve umum âlemlere rububiyet-i âmmesine
karþý en ehemmiyetli bir abd ve hitabat-ý Sübhaniyesine en mütefekkir bir muhatab ve
mazhariyet-i esmasýna en câmi' bir âyine ve onu ism-i a'zamýn tecellisine ve her isimde bulunan
ism-i a'zamlýk mertebesinin tecellisine mazhar bir ahsen-i takvimde en güzel bir mu'cize-i kudret
ve hazain-i rahmetinin müþtemilâtýný tartmak, tanýmak için en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir
müdakkik ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç ve fenadan en ziyade müteellim ve
bekaya en ziyade müþtak ve hayvanat içinde en nazik ve en nazdar ve en fakir ve en muhtaç
ve hayat-ý dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve istidadça en ulvî ve en yüksek surette,
mahiyette yaratsýn da, onu müstaid olduðu ve müþtak olduðu ve lâyýk olduðu bir dâr-ý ebedîye
göndermeyip, hakikat-ý insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkaniyetine taban tabana zýd ve
hakikat nazarýnda çirkin bir haksýzlýk etsin!
Nasýl hikâye-i temsiliyede bir zabitin cüzdanýna
ve defterine bakýp görmüþ idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaþý, hem düstur-u hareketi,
hem cihazatý bize gösterdi ki; o zabit, o muvakkat meydan için deðil, belki müstekar bir
memlekete gidecek de ona göre çalýþýyor. Aynen onun gibi; insanýn kalb cüzdanýndaki letaif ve
akýl defterindeki havas ve istidadýndaki cihazat, tamamen ve müttefikan saadet-i ebediyeye
müteveccih ve ona göre verilmiþ ve ona göre teçhiz edilmiþ olduðuna ehl-i tahkik ve keþf
müttefiktirler.
. Çünki insanda akýl ve fikir olduðu için, hayvanýn aksine olarak hazýr
zamanla beraber geçmiþ ve gelecek zamanlarla da fýtraten alâkadardýr. O zamanlardan dahi
hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadýðý için, hazýr lezzetini, geçmiþten gelen
hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endiþeler bozmuyor. Ýnsan ise, eðer dalalet ve gaflete
düþmüþ ise, hazýr lezzetine geçmiþten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endiþeler o cüz'î
lezzeti cidden acýlaþtýrýyor, bozuyor. ve vücud bulur. Hem meselâ: Yine Hazret-i
Süleyman Aleyhisselâm, cin ve þeytanlarý ve ervah-ý habiseyi teshir edip, þerlerini men ve
umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden þu âyetler: (@«S².«ž²!ö]4ö«w[9ÅI«T8ö ilâ âhir...
«t7´)ö«-:(ö®Ÿ«W«2ö«-YV«W²Q«<ö«-öy«7ö«-Y.YR«<ö²w«8öw[0@«[ÅL7!ö«w8ö«-ö ilâ âhir...
âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, zîþuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana
hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Þeytanlar da düþmanligi birakmaya mecbur olup, ister
istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-i Hakk'in evamirine müsahhar olan bir abdine, onlari
müsahhar etmiþtir. Cenab-i Hak manen þu âyetin lisan-i remziyle der ki: Ey insan! Bana itaat
eden bir abdime cin ve þeytanlari ve þerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime müsahhar
olsan, çok mevcudat, hattâ cin ve þeytan dahi sana müsahhar olabilirler."
Mahiyet-i
insaniye, þu kâinatin bir misal-i musaggari oldugundan; âdeta âlemde ne varsa, insanda
nümunesi vardir.
Iþte insan, Cenab-i Hakk'in böyle antika bir san'atidir ve en
nazik ve nazenin bir mu'cize-i kudretidir ki; insani, bütün esmasinin cilvesine mazhar ve
nakiþlarina medar ve kâinata bir misal-i musaggar suretinde yaratmiþtir.
. Öyle ise,
insanin vazife-i asliyesi, iman ve duadir.. Demek insan bu âleme ilim ve dua vasitasiyla
tekemmül etmek için gelmiþtir. Mahiyet ve istidad itibariyle herþey ilme baglidir. Ve bütün ulûm-u
hakikiyenin esasý ve madeni ve nuru ve ruhu; marifetullahtýr ve onun üss-ül esasý da iman-ý
billahtýr.
Evet insan bir çekirdeðe benzer. Nasýlki o çekirdeðe kudretten manevî ve
ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kýymetli proðram verilmiþ. Tâ ki, toprak altýnda çalýþýp,
tâ o dar âlemden çýkýp, geniþ olan hava âlemine girip, Hâlýkýndan istidad lisanýyla bir aðaç
olmasýný isteyip, kendine lâyýk bir kemal bulsun. Eðer o çekirdek, sû'-i mizacýndan dolayý ona
verilen cihazat-ý maneviyeyi, toprak altýnda bazý mevadd-ý muzýrrayý celbine sarfetse; o dar
yerde kýsa bir zamanda faidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eðer o çekirdek, o manevî
cihazatýný
›«xÅX7!«:ö±`«E²7!ös7@«4
nýn emr-i tekvinîsini imtisal edip hüsn-ü istimal
etse; o dar âlemden çýkacak, meyvedar koca bir aðaç olmakla küçücük cüz'î hakikatý ve
ruh-u manevîsi, büyük bir hakikat-ý külliye suretini alacaktýr. Ýþte aynen onun gibi; insanýn
mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kýymetli proðramlar tevdi edilmiþ. Eðer
insan, þu dar âlem-i arzîde, hayat-ý dünyeviye topraðý altýnda o cihazat-ý maneviyesini nefsin
hevesatýna sarfetse; bozulan çekirdek gibi bir cüz'î telezzüz için kýsa bir ömürde, dar bir yerde
ve sýkýntýlý bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes'uliyet-i maneviyeyi bedbaht ruhuna
yüklenecek, þu dünyadan göçüp gidecektir.
Eðer o istidad çekirdeðini Ýslâmiyet suyu ile,
imanýn ziyasýyla ubudiyet topraðý altýnda terbiye ederek, evamir-i Kur'aniyeyi imtisal edip
cihazat-ý maneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse, elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve
budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennet'te hadsiz kemalât ve nimetlere medar olacak bir
þecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-ý daimenin cihazatýna câmi' kýymettar bir çekirdek ve
revnakdar bir makine ve bu þecere-i kâinatýn mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktýr.
Evet hakikî terakki ise; insana verilen kalb, sýr, ruh, akýl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ý
ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyýk hususî bir vazife-i ubudiyet ile meþgul
olmaktadýr. Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ý dünyeviyenin bütün inceliklerine
girmek ve zevklerinin her çeþitlerini, hattâ en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklýný
nefs-i emmareye müsahhar edip yardýmcý verse; o terakki deðil, sukut Ýnsan, fiil ve amel
cihetinde ve sa'y-i maddî itibariyle zaîf bir hayvandýr, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki
daire-i tasarrufatý ve mâlikiyeti o kadar dardýr ki; elini uzatsa ona yetiþebilir. Hattâ, insanýn eline
dizginini veren hayvanat-ý ehliye, insanýn za'f ve acz ve tenbelliðinden birer hisse almýþlardýr ki;
yabani emsallerine kýyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve
öküz gibi). Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, þu dünya hanýnda aziz bir
yolcudur. Ve öyle bir Kerim'e misafir olmuþ ki nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmýþ. Ve
hadsiz bedi' masnuatýný ve hizmetkârlarýný ona müsahhar etmiþ. Ve o misafirin tenezzühüne ve
temaþasýna ve istifadesine öyle büyük bir daire açýp müheyya etmiþtir ki; o dairenin nýsf-ý kutru
-yani merkezden muhit hattýna kadar- gözün kestiði miktar, belki hayalin gittiði yere kadar
geniþtir ve uzundur.
tur.
Ýnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa'y-i maddî itibariyle
zaîf bir hayvandýr, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufatý ve mâlikiyeti o kadar
dardýr ki; elini uzatsa ona yetiþebilir. Hattâ, insanýn eline dizginini veren hayvanat-ý ehliye,
insanýn za'f ve acz ve tenbelliðinden birer hisse almýþlardýr ki; yabani emsallerine kýyas
edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi). Fakat o
insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, þu dünya hanýnda aziz bir yolcudur. Ve öyle bir
Kerim'e misafir olmuþ ki nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmýþ. Ve hadsiz bedi' masnuatýný
ve hizmetkârlarýný ona müsahhar etmiþ. Ve o misafirin tenezzühüne ve temaþasýna ve
istifadesine öyle büyük bir daire açýp müheyya etmiþtir ki; o dairenin nýsf-ý kutru -yani merkezden
muhit hattýna kadar- gözün kestiði miktar, belki hayalin gittiði yere kadar geniþtir ve
uzundur.
Demek ahsen-i takvim suretinde yaratýlan insan, hayat-ý dünyeviyeye hasr-ý fikr
etse; yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduðu halde, yüz derece serçe kuþu gibi bir
hayvandan aþaðý düþer. Baþka bir yerde bir temsil ile bu hakikatý beyan etmiþtim. Münasebet
geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Þöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârýna on altun verip
"Mahsus bir kumaþtan bir kat elbise yaptýr" emreder. Ýkincisine, bin altun verir, bir pusula içinde
bazý þeyler yazýlý o hizmetkârýn cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr on altun ile
a'lâ kumaþtan mükemmel bir elbise alýr. Ýkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra
bakýp, cebine konulan hesab pusulasýný okumayarak bir dükkâncýya bin altun vererek bir kat
elbise istedi. Ýnsafsýz dükkâncý da kumaþýn en çürüðünden bir kat elbise verdi. O bedbaht
hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve þiddetli bir te'dib gördü ve dehþetli bir azab çekti. Ýþte
edna bir þuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altun, bir kat elbise almak için deðildir.
Belki mühim bir ticaret içindir.
Aynen onun gibi: Ýnsandaki cihazat-ý maneviye ve letaif-i
insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiþ. Meselâ; güzelliðin bütün
meratibini farkeden insan gözü ve taamlarýn bütün çeþit çeþit ezvak-ý mahsusalarýný temyiz
eden insanýn zaika-i lisaniyesi ve hakaikýn bütün inceliklerine nüfuz eden insanýn aklý ve
kemalâtýn bütün enva'ýna müþtak insanýn kalbi gibi sair cihazlarý, âletleri nerede? Hayvanýn pek
basit yalnýz bir-iki mertebe inkiþaf etmiþ âletleri nerede? Yalnýz þu kadar fark var ki; hayvan,
kendine has bir amelde (münhasýran o hayvanda bir cihaz-ý mahsus) ziyade inkiþaf eder. Fakat
o inkiþaf, hususîdir.
Ýnsanýn cihazat cihetiyle zenginliði þu sýrdandýr ki: Akýl ve fikir
sebebiyle insanýn hasseleri, duygularý fazla inkiþaf ve inbisat peyda etmiþtir. Ve ihtiyacatýn
kesreti sebebiyle çok çeþit çeþit hissiyat peyda olmuþtur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiþ. Ve
fýtratýn câmiiyeti sebebiyle pek çok makasýda müteveccih arzulara medar olmuþ ve pek çok
vazife-i fýtriyesi bulunduðu sebebiyle, âlât ve cihazatý ziyade inbisat peyda etmiþtir. Ve ibadatýn
bütün enva'ýna müstaid bir fýtratta yaratýldýðý için bütün kemalâtýn tohumlarýna câmi' bir istidad
verilmiþtir. Ýþte þu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz
muvakkat þu hayat-ý dünyeviyenin tahsili için verilmemiþtir. Belki þöyle bir insanýn vazife-i
asliyesi, nihayetsiz makasýda müteveccih vezaifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet
suretinde ilân etmek ve küllî nazarýyla mevcudatýn tesbihatýný müþahede ederek þehadet
etmek ve nimetler içinde imdadat-ý Rahmaniyeyi görüp þükretmek ve masnuatta kudret-i
Rabbaniyenin mu'cizatýný temaþa ederek nazar-ý ibretle tefekkür etmektir.
Hem deme
ki: "Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafýndan kasdî olarak
bana teshir edilsin, benden bir þükr-ü küllî istenilsin?" Çünki sen çendan, nefsin ve suretin
itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasýnda, sen þu haþmetli kâinatýn
dikkatli bir seyircisi, þu hikmetli mevcudatýn belâgatlý bir lisan-ý nâtýký ve þu kitab-ý âlemin anlayýþlý
bir mütalaacýsý ve þu tesbih eden mahlukatýn hayretli bir nâzýrý ve þu ibadet eden masnuatýn
hürmetli bir ustabaþýsý hükmündesin.
Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve
hayvanî nefsin itibariyle; sagir bir cüz, hakir bir cüz'î, fakir bir mahluk, zaîf bir hayvansýn ki;
bütün dehþetli mevcudat-ý seyyalenin dalgalarý içinde çalkanýp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i
Ýlahiyenin ziyasýný tazammun eden imanýn nuruyla münevver olan Ýslâmiyetin terbiyesiyle
tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansýn ve cüz'iyetin içinde bir
küllîsin, küçüklüðün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamýn büyük ve daire-i
nezaretin geniþ bir nâzýrsýn ki, diyebilirsin: "Benim Rabb-ý Rahîm'im dünyayý bana bir hane
yaptý. Ay ve güneþi, o haneme bir lâmba; ve baharý, bir deste gül; ve yazý, bir sofra-i nimet; ve
hayvaný, bana hizmetkâr yaptý. Ve nebatatý, o hanemin zînetli levazýmatý
yapmýþtýr."
Çünki sen çendan, nefsin ve suretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife
ve mertebe noktasýnda, sen þu haþmetli kâinatýn dikkatli bir seyircisi, þu hikmetli mevcudatýn
belâgatlý bir lisan-ý nâtýký ve þu kitab-ý âlemin anlayýþlý bir mütalaacýsý ve þu tesbih eden
mahlukatýn hayretli bir nâzýrý ve þu ibadet eden masnuatýn hürmetli bir ustabaþýsý
hükmündesin.
Ýþte insan, þu kâinata geldikten sonra "iki cihet ile" ubudiyeti var: Bir
ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diðeri; hazýrane, muhataba suretinde
bir ubudiyeti, bir münacatý vardýr.
Birinci vecih þudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ý
rububiyeti, itaatkârane tasdik edip kemalâtýna ve mehasinine hayretkârane nezaretidir.
Sonra, esma-i kudsiye-i Ýlahiyenin nukuþlarýndan ibaret olan bedi' san'atlarý, birbirinin nazar-ý
ibretlerine gösterip dellâllýk ve ilâncýlýktýr.
Sonra, herbiri birer gizli hazine-i maneviye
hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin
kýymet-þinaslýðý ile takdirkârane kýymet vermektir.
Sonra kalem-i kudretin mektubatý
hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarýný mütalaa edip hayretkârane
tefekkürdür.
Sonra, þu mevcudattaki zînetleri ve latif san'atlarý istihsankârane temaþa
etmekle onlarýn Fâtýr-ý Zülcemal'inin marifetine muhabbet etmek ve onlarýn Sâni'-i Zülkemal'inin
huzuruna çýkmaða ve iltifatýna mazhar olmaya bir iþtiyaktýr.
Ýkinci Vecih, huzur ve
hitab makamýdýr ki; eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni'-i Zülcelal, kendi san'atýnýn
mu'cizeleri ile kendini tanýttýrmak ve bildirmek ister. O da iman ile marifet ile mukabele eder.
Sonra görür ki: Bir Rabb-ý Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da
ona hasr-ý muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir.
Sonra görüyor ki: Bir
Mün'im-i Kerim, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil;
fiiliyle, haliyle, kaliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri ile, cihazatý ile þükür ve hamd ü sena
eder.
Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, þu mevcudatýn âyinelerinde kibriya ve kemalini
ve celal ve cemalini izhar edip nazar-ý dikkati celbediyor. O da ona mukabil: "Allahü Ekber,
Sübhanallah" deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.
Sonra
görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini
gösteriyor. O da ona mukabil, ta'zim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.
Sonra görüyor ki: O Fâtýr-ý Zülcelal, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmýþ. Bütün antika
san'atlarýný orada teþhir ediyor. O da ona mukabil: "Mâþâallah" diyerek takdir ile, "Bârekâllah"
diyerek tahsin ile, "Sübhanallah" diyerek hayret ile, "Allahü Ekber" diyerek istihsan ile
mukabele eder.
Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, þu kâinat sarayýnda taklid edilmez
sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasýr turralarýyla, ona has fermanlarýyla bütün
mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtýný nakþediyor. Ve âfâk-ý âlemin aktarýnda
vahdaniyetin bayraðýný dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile, iman ile,
tevhid ile, iz'an ile, þehadet ile, ubudiyet ile mukabele eder.
Ýþte bu çeþit ibadat ve
tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduðunu gösterir. Ýmanýn yümnüyle emanete
lâyýk, emin bir halife-i arz olur.
Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazarýyla bakýlsa
hakikatý þudur ki: Güneþ etrafýnda mutavassýt bir seyyare gibi hadsiz yýldýzlar içinde döner.
Yýldýzlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'an nazarýyla bakýldýðý vakit -Onbeþinci
Söz'de izah edildiði gibi- hakikatý þöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi', en bedi' ve
en âciz, en aziz, en zaîf, en latif bir mu'cize-i kudret olduðundan, beþik ve meskeni olan zemin;
semaya nisbeten maddeten küçüklüðüyle ve hakaretiyle beraber manen ve san'aten bütün
kâinatýn kalbi, merkezi.. bütün mu'cizat-ý san'atýnýn meþheri, sergisi.. bütün tecelliyat-ý
esmasýnýn mazharý, nokta-i mihrakýyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbaniyenin mahþeri, ma'kesi..
hadsiz hallakýyet-i Ýlahiyenin hususan nebatat ve hayvanatýn kesretli enva'-ý sagiresinden
cevvadane icadýn medarý, çarþýsý ve pek geniþ âhiret âlemlerindeki masnuatýn küçük mikyasta
nümunegâhý ve mensucat-ý ebediyenin sür'atle iþleyen tezgâhý ve menazýr-ý sermediyenin
çabuk deðiþen taklidgâhý ve besatîn-i daimenin tohumcuklarýna sür'atle sünbüllenen dar ve
muvakkat mezraasý ve terbiyegâhý olmuþtur.
Ýþte Arzýn bu azamet-i maneviyesinden ve
ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'an-ý Hakîm; semavata nisbeten büyük bir aðacýn küçük
bir meyvesi hükmünde olan Arzý, bütün semavata karþý küçücük kalbi, büyük kalýba mukabil
tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatý bir kefede koyuyor, mükerreren
Œ²*«ž²!ö«:ö€!«Y´WÅK7!öÇÆ«*ö diyor.
Ýnsandýr. Þu kâinat sarayýnda bir nevi
hademe olan insanlar, hem melaikeye benzer, hem hayvanata benzer. Melaikeye, ubudiyet-i
külliyede, nezaretin þümulünde marifetin ihatasýnda, rububiyetin dellâllýðýnda meleklere benzer.
Belki insan daha câmi'dir. Fakat insanýn þerire ve iþtihalý bir nefsi bulunduðundan, melaikenin
hilafýna olarak pek mühim terakkiyat ve tedenniyata mazhardýr. Hem insan, amelinde nefsi için
bir haz ve zâtý için bir hisse aradýðý için hayvana benzer. Öyle ise, insanýn iki maaþý var: Biri;
cüz'îdir, hayvanîdir, muacceldir. Ýkincisi; melekîdir, küllîdir, müecceldir. Þimdi, insanýn
vazifesiyle maaþý ve terakkiyat ve tedenniyatý, geçen yirmiüç aded Sözlerde kýsmen geçmiþtir.
Hususan Onbirinci ve Yirmiüçüncü'de daha ziyade beyan edilmiþ. Onun için þurada ihtisar
ederek kapýyý kapýyoruz. Erhamürrâhimîn'den rahmet kapýlarýný bize açmasýný ve þu Sözün
tekmiline tevfikini refik eylemesini niyaz ile, kusurumuzun ve hatamýzýn afvýný taleb ile
hatmediyoruz.
Evet insan evvela nefsini sever. Sonra akaribini, sonra milletini, sonra
zîhayat mahluklarý, sonra kâinatý, dünyayý sever. Bu dairelerin herbirisine karþý alâkadardýr.
Onlarýn lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir.
Ey nefis! Ubudiyet,
mukaddeme-i mükâfat-ý lâhika deðil, belki netice-i nimet-i sâbýkadýr. Evet biz ücretimizi almýþýz.
Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafýz. Çünki ey nefis! Hayr-ý mahz olan vücudu sana
giydiren Hâlýk-ý Zülcelal, sana iþtihalý bir mide verdiðinden Rezzak ismiyle bütün mat'umatý bir
sofra-i nimet içinde senin önüne koymuþtur. Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiðinden, o
hayat dahi bir mide gibi rýzýk ister. Göz, kulak gibi bütün duygularýn, eller gibidir ki, rûy-i zemin
kadar geniþ bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuþtur. Sonra manevî çok rýzýk ve nimetler
isteyen insaniyeti sana verdiðinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniþ bir sofra-i nimet, o mide-i
insaniyetin önüne ve aklýn eli yetiþecek nisbette sana açmýþtýr. Sonra nihayetsiz nimetleri
isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tegaddi eden ve insaniyet-i kübra olan Ýslâmiyeti ve
imaný sana verdiðinden, daire-i mümkinat ile beraber esma-i hüsna ve sýfât-ý mukaddesenin
dairesine þamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiþtir. Sonra imanýn bir nuru olan
muhabbeti sana vermekle, gayr-ý mütenahî bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan
etmiþtir. Yani, cismaniyetin itibariyle küçük, zaîf, âciz, zelil, mukayyed, mahdud bir cüz'sün.
Onun ihsanýyla cüz'î bir cüz'den, küllî bir küll-ü nurani hükmüne geçtin. Zira hayatý sana
vermekle, cüz'iyetten bir nevi külliyete ve insaniyeti vermekle hakikî külliyete ve Ýslâmiyeti
vermekle ulvî ve nurani bir külliyete ve marifet ve muhabbeti vermekle muhit bir nura seni
çýkarmýþ.
Ey nefis! Mükerreren söylediðimiz gibi; insan, þecere-i hilkatin meyvesi
olduðundan, meyve gibi en uzak ve en câmi' ve umuma bakar ve umumun cihet-ül vahdetini
içinde saklar bir kalb çekirdeðini taþýyan ve yüzü kesrete, fenaya, dünyaya bakan bir
mahluktur. Ubudiyet ise, onun yüzünü fenadan bekaya, halktan Hakk'a, kesretten vahdete,
müntehadan mebde'e çeviren bir hayt-ý vuslat, yahut mebde' ve münteha ortasýnda bir nokta-i
ittisaldir. Nasýlki tohum olacak kýymettar bir meyve-i zîþuur, aðacýn altýndaki zîruhlara baksa,
güzelliðine güvense, kendini onlarýn ellerine atsa veya gaflet edip düþse, onlarýn ellerine
düþecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zayi' olacak. Eðer o meyve, nokta-i istinadýný
bulsa, içindeki çekirdek, bütün aðacýn cihet-ül vahdetini tutmakla beraber aðacýn bekasýna ve
hakikatýnýn devamýna vasýta olacaðýný düþünebilse, o vakit o tek meyve içinde birtek çekirdek,
bir hakikat-ý külliye-i daimeye, bir ömr-ü bâki içinde mazhar oluyor. Öyle de: Ýnsan, eðer kesrete
dalýp kâinat içinde boðulup dünyanýn muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine
aldansa, onlarýn kucaklarýna atýlsa, elbette nihayetsiz bir hasarete düþer. Hem fena, hem fâni,
hem ademe düþer. Hem manen kendini i'dam eder. Eðer lisan-ý Kur'andan kalb kulaðýyla iman
derslerini iþitip baþýný kaldýrsa, vahdete müteveccih olsa, ubudiyetin mi'racýyla arþ-ý kemalâta
çýkabilir. Bâki bir insan olur.
Eðer insan yalnýz bir kalbden ibaret olsaydý; bütün
masivayý terk, hattâ esma ve sýfâtý dahi býrakmak, yalnýz Cenab-ý Hakk'ýn zâtýna rabt-ý kalb
etmek lâzým gelirdi. Fakat insanýn akýl, ruh, sýr, nefis gibi pek çok vazifedar letaifi ve hassalarý
vardýr. Ýnsan-ý kâmil odur ki: Bütün o letaifi; kendilerine mahsus ayrý ayrý tarîk-ý ubudiyette,
hakikat canibine sevketmek ile sahabe gibi geniþ bir dairede, zengin bir surette, kalb bir
kumandan gibi, letaif askerleriyle kahramanane maksada yürüsün. Yoksa kalb, yalnýz kendini
kurtarmak için askerini býrakýp tek baþýyla gitmek, medar-ý iftihar deðil, belki netice-i
ýzdýrardýr.
Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsýz, elemli cismaniyetin
ebediyetle ve Cennet'le ne alâkasý var? Madem ruhun âlî lezaizi vardýr; ona kâfidir. Lezaiz-i
cismaniye için, bir haþr-i cismanî neden îcabediyor?
Elcevab: Çünki nasýl toprak suya,
havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlýklýdýr; fakat masnuat-ý Ýlahiyenin bütün enva'ýna
menþe' ve medar olduðundan bütün anasýr-ý sairenin manen fevkine çýktýðý gibi.. hem kesafetli
olan nefs-i insaniye; sýrr-ý câmiiyet itibariyle, tezekki etmek þartýyla bütün letaif-i insaniyenin
fevkýne çýktýðý gibi.. öyle de, cismaniyet; en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ý
esma-i Ýlahiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatýný tartacak ve mizana çekecek âletler,
cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zaika, rýzk zevkinde enva'-ý mat'umat adedince
mizanlara menþe' olmasaydý; herbirini ayrý ayrý hissedip tanýmazdý, tadýp tartamazdý. Hem ekser
esma-i Ýlahiyenin tecelliyatýný hissedip bilmek, zevkedip tanýmak cihazatý, yine cismaniyettedir.
Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrý ayrý lezzetleri hissedecek istidadlar, yine
cismaniyettedir. Madem þu kâinatýn Sânii, þu kâinatla bütün hazain-i rahmetini tanýttýrmak ve
bütün tecelliyat-ý esmasýný bildirmek ve bütün enva'-ý ihsanatýný tattýrmak istediðini; kâinatýn
gidiþatýndan ve insanýn câmiiyetinden, -Onbirinci Söz'de isbat edildiði gibi- kat'î anlaþýlýyor.
Elbette þu seyl-i kâinatýn bir havz-ý ekberi ve bu kâinat tezgâhýnýn iþlediði mahsulâtýn bir
meþher-i a'zamý ve þu mezraa-i dünyanýn bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ý saadet, þu kâinata bir
derece benzeyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatýný muhafaza edecektir. Ve o
Sâni'-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematýna
mükâfat olarak ve ibadat-ý mahsusalarýna sevab olarak, onlara lâyýk lezaizi verecektir. Yoksa
hikmet ve adalet ve rahmetine zýd bir halet olur ki, hiç bir cihetle onun cemal-i rahmetine ve
kemal-i adaletine uygun deðildir, kabil-i tevfik olamaz.
Sual: Cisim, eðer hayatî olsa;
ecza-yý bedenî daim terkib ve tahlildedir, inkýraza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl
ve þürb, beka-yý þahsî ve muamele-i zevciye ise beka-yý nev'î içindir ki; þu âlemde birer esas
olmuþlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde, þunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennet'in en
büyük lezaizi sýrasýna geçmiþler?
Elcevab: Evvelâ, þu âlemde cism-i zîhayatýn inkýraza
ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridat ve masarýfýn müvazenesizliðindendir. Çocukluktan sinn-i
kemale kadar vâridat çoktur; ondan sonra masarýf ziyadeleþir,
Sual: Cisim, eðer
hayatî olsa; ecza-yý bedenî daim terkib ve tahlildedir, inkýraza mahkûmdur, ebediyete mazhar
olamaz. Ekl ve þürb, beka-yý þahsî ve muamele-i zevciye ise beka-yý nev'î içindir ki; þu âlemde
birer esas olmuþlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde, þunlara ihtiyaç yoktur. Neden
Cennet'in en büyük lezaizi sýrasýna geçmiþler?
Elcevab: Evvelâ, þu âlemde cism-i
zîhayatýn inkýraza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridat ve masarýfýn müvazenesizliðindendir.
Çocukluktan sinn-i kemale kadar vâridat çoktur; ondan sonra masarýf ziyadeleþir,müvazene
kaybolur.. o da ölür. Âlem-i ebediyette ise; zerrat-ý cisim sabit kalýp terkib ve tahlile maruz deðil
veyahut müvazene sabit kalýr, (Haþiye)vâridat ile masarýf müvazenettedir. Devr-i daimî gibi
cism-i zîhayat; telezzüzat için, hayat-ý cismaniye tezgâhýnýn iþlettirilmesiyle beraber ebedîleþir.
Ekl ve þürb ve muamele-i zevciye gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider. Fakat
o vazifeye bir ücret-i muaccele olarak öyle mütenevvi leziz lezzet içlerine býrakýlmýþtýr ki, sair
lezaize tereccuh ediyor. Madem bu dâr-ý elemde, bu kadar acib ve ayrý ayrý lezzetlere medar;
ekl ve nikâhtýr. Elbette dâr-ý lezzet ve saadet olan Cennet'te o lezzetler; o kadar ulvî bir suret
alýp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacý
dahi uhrevî bir hoþ iþtiha suretinde ilâve ederek, Cennet'e lâyýk ve ebediyete münasib, en
câmi' hayatdar bir maden-i lezzet olur.
Evet
-!«x«[«E²7!ö«]Z«7ö«?«h'?À²!ö«*!ÅG7!öÅ-!«:ö°`Q«7«:ö°x²Z«7öÅ?!ö@«[²9ÇG7!ö?x«[«E²7!ö˜H´;
ö@«8«:ö sýrrýnca, þu dâr-ý dünyada, camid ve þuursuz ve hayatsýz maddeler, orada þuurlu
hayatdardýrlar. Buradaki insanlar gibi orada da aðaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taþlar;
emri anlar ve yapar. Sen bir aðaca desen "Filan meyveyi bana getir", getirir. Filan taþa desen
"Gel", gelir. Madem taþ, aðaç, bu derece ulvî bir suret alýrlar. Elbette ekl ve þürb ve nikâh dahi
hakikat-ý cismaniyelerini muhafaza etmekle beraber; Cennet'in dünya fevkýndeki derecesi
nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir suret almalarý iktiza eder.
Þu
dünyada cism-i insanî ve hayvanî, zerrat için güya bir misafirhane, bir kýþla, bir mekteb
hükmündedir ki; camid zerreler ona girerler, hayatdar olan âlem-i bekaya zerrat olmak için
liyakat kesbederler, çýkarlar. Âhirette iseö-!«Y«[«E²7!ö«|Z«7ö«œ«I'³?²!ö«‡!ÅG7!öÅ-!ösýrrýnca,
nur-u hayat orada âmmdýr. Nurlanmak için o seyrüsefere ve o talimat ve talime lüzum yoktur.
Zerreler demirbaþ olarak sabit kalabilirler.
Ýnsanda olan hadsiz istidadat-ý
maneviye ve nihayetsiz âmâl ve efkâr ve müyulât dahi israf edilmeyecektir. Öyle ise, insandaki
o esaslý meyl-i tekemmül, bir kemalin vücudunu gösterir ve o meyl-i saadet, saadet-i ebediyeye
namzed olduðunu kat'î olarak ilân eder. Öyle olmazsa insanýn mahiyet-i hakikiyesini teþkil eden
o esaslý maneviyat, o ulvî âmâl, hikmetli mevcudatýn hilafýna olarak israf ve abes olur, kurur,
hebaen gider. Þu hakikat, Onuncu Söz'ün Onbirinci Hakikatýnda isbat edildiðinden kýsa
kesiyoruz.
Vücud-u insan, tavýrdan tavýra geçtikçe acib ve muntazam inkýlablar geçiriyor.
Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azm ve lâhme, azm ve lâhmden halk-ý
cedide yani insan suretine inkýlabý, gayet dakik düsturlara tâbi'dir. O tavýrlarýn herbirisinin öyle
kavanin-i mahsusa ve öyle nizamat-ý muayyene ve öyle harekât-ý muttarideleri vardýr ki; cam
gibi, altýnda bir kasd, bir irade, bir ihtiyar, bir hikmetin cilvelerini gösterir. Ýþte þu tarzda o vücudu
yapan Sâni'-i Hakîm, her sene bir libas gibi o vücudu deðiþtirir. O vücudun deðiþtirilmesi ve
bekasý için inhilal eden eczalarýn yerini dolduracak, çalýþacak yeni zerrelerin gelmesi için bir
terkibe muhtaçtýr. Ýþte o beden hüceyreleri, muntazam bir kanun-u Ýlahî ile yýkýldýðýndan yine
muntazam bir kanun-u Rabbanî ile tamir etmek için rýzýk namýyla bir madde-i latifeyi ister ki, o
beden uzuvlarýnýn ayrý ayrý hacetleri nisbetinde Rezzak-ý Hakikî, bir kanun-u mahsus ile taksim
ve tevzi ediyor. Þimdi O Rezzak-ý Hakîm'in gönderdiði o madde-i latifenin etvarýna bak,
göreceksin ki; o maddenin zerratý bir kafile gibi küre-i havada, toprakta, suda daðýlmýþ iken
birden hareket emrini almýþlar gibi bir hareket-i kasdîyi iþmam eden bir keyfiyet ile toplanýyorlar.
Güya onlardan herbir zerre, bir vazife ile, bir muayyen mekâna gitmek için memurdur gibi gayet
muntazam toplanýyorlar. Hem gidiþatýndan görünüyor ki, bir Fâil-i Muhtar'ýn bir kanun-u
mahsusu ile sevkedilip, cemadat âleminden mevalide, yani zîhayat âlemine girerler. Sonra
nizamat-ý muayyene ve harekât-ý muttaride ile ve desatir-i mahsusa ile rýzk olarak bir bedene
girip; o beden içinde dört matbahta piþirildikten sonra ve dört inkýlabat-ý acibeyi geçirdikten
sonra ve dört süzgeçten süzüldükten sonra bedenin aktarýna yayýlarak bütün muhtaç olan
âzalarýn muhtelif, ayrý ayrý derece-i ihtiyaçlarýna göre Rezzak-ý Hakikî'nin inayetiyle ve
muntazam kanunlarý ile inkýsam ederler. Ýþte o zerrattan hangi zerreye bir nazar-ý hikmetle
baksan göreceksin ki: Basîrane, muntazamane, semîane, alîmane sevk olunan o zerreye, kör
ittifak, kanunsuz tesadüf, saðýr tabiat, þuursuz esbab, hiç ona karýþamaz. Çünki herbirisi
unsur-u muhitten tut, tâ beden hüceyresine kadar hangi tavra girmiþ ise, o tavrýn kavanin-i
muayyenesi ile güya ihtiyaren amel ediyor, muntazaman giriyor. Hangi tabakaya sefer etmiþ ise,
öyle muntazam adým atýyor ki; bilbedahe bir Saik-i Hakîm'in emri ile gidiyor gibi görünüyor. Ýþte
böyle muntazam tavýrdan tavýra, tabakadan tabakaya git gide hedef ve maksadýndan
ayrýlmayarak tâ makam-ý lâyýkýna, meselâ Tevfik'in gözbebeðine emr-i Rabbanî ile girer, oturur,
çalýþýr. Ýþte bu halde, yani erzaktaki tecelli-i rububiyet gösteriyor ki; ibtida o zerreler muayyen
idiler, muvazzaf idiler, o makamlar için namzed idiler. Güya herbirisinin alnýnda ve cebhesinde
"Filan hüceyrenin rýzký olacak" yazýlý gibi bir intizamýn vücudu, her adamýn alnýnda kalem-i
kader
Gök, zemin, dað tahammülünden çekindiði ve korktuðu emanetin müteaddid
vücuhundan bir ferdi, bir vechi, ene'dir. Evet ene, zaman-ý Âdem'den þimdiye kadar âlem-i
insaniyetin etrafýna dal budak salan nurani bir þecere-i tûbâ ile, müdhiþ bir þecere-i zakkumun
çekirdeðidir. Þu azîm hakikata giriþmeden evvel, o hakikatýn fehmini teshil edecek bir
mukaddime beyan ederiz. Þöyle ki: Ene, künuz-u mahfiye olan esma-i Ýlahiyenin anahtarý
olduðu gibi, kâinatýn týlsým-ý muðlakýnýn dahi anahtarý olarak bir muamma-yý müþkilküþadýr,
bir
týlsým-ý hayretfezadýr. O ene mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib týlsým olan ene
açýlýr ve kâinat týlsýmýný ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar. Þu mes'eleye dair "Þemme"
isminde bir risale-i arabiyemde þöyle bahsetmiþiz ki: Âlemin miftahý insanýn elindedir ve nefsine
takýlmýþtýr. Kâinat kapýlarý zahiren açýk görünürken, hakikaten kapalýdýr. Cenab-ý Hak, emanet
cihetiyle insana "ene" namýnda öyle bir miftah vermiþ ki; âlemin bütün kapýlarýný açar ve öyle
týlsýmlý bir enaniyet vermiþ ki; Hallak-ý Kâinat'ýn künuz-u mahfiyesini onun ile keþfeder. Fakat
ene, kendisi de gayet muðlak bir muamma ve açýlmasý müþkil bir týlsýmdýr. Eðer onun hakikî
mahiyeti ve sýrr-ý hilkati bilinse; kendisi açýldýðý gibi kâinat dahi açýlýr. Þöyle ki:
Sani-i
Hakîm, insanýn eline emanet olarak, rububiyetinin sýfât ve þuunatýnýn hakikatlarýný gösterecek,
tanýttýracak, iþarat ve nümuneleri câmi' bir ene vermiþtir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kýyasî olup,
evsaf-ý rububiyet ve þuunat-ý uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kýyasî, bir mevcud-u hakikî olmak
lâzým deðil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kýyasî teþkil
edilebilir. Ýlim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzým deðildir.
SUAL: Niçin Cenab-ý Hakk'ýn
sýfât ve esmasýnýn marifeti, enaniyete baðlýdýr?
ELCEVAB: Çünki mutlak ve muhit bir þeyin
hududu ve nihayeti olmadýðý için, ona bir þekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün
vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduðu anlaþýlmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya,
bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlýk ile bir hat çekilse, o vakit
bilinir. Ýþte Cenab-ý Hakk'ýn ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sýfât ve esmasý; muhit,
hududsuz, þeriksiz olduðu için onlara hükmedilmez ve ne olduklarý bilinmez ve hissolunmaz.
Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadýðýndan, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzým geliyor.
Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim
tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sýfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya
kadar benim, ondan sonra onundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onlarýn
mahiyetini yavaþ yavaþ anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i
mümkinatta Hâlýkýnýn rububiyetini anlar ve zahir mâlikiyetiyle, Hâlýkýnýn hakikî mâlikiyetini
fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduðum gibi, Hâlýk da þu kâinatýn mâlikidir." der ve cüz'î
ilmiyle onun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçýðýyla o Sâni'-i Zülcelal'in ibda-i san'atýný anlar.
Meselâ: "Ben þu evi nasýl yaptým ve tanzim ettim. Öyle de þu dünya hanesini birisi yapmýþ ve
tanzim etmiþ" der. Ve hakeza... Bütün sýfât ve þuunat-ý Ýlahiyeyi bir derece bildirecek,
gösterecek binler esrarlý ahval ve sýfât ve hissiyat, ene'de münderiçtir. Demek ene, âyine-misal
ve vâhid-i kýyasî ve âlet-i inkiþaf ve mana-yý harfî gibi; manasý kendinde olmayan ve baþkasýnýn
manasýný gösteren, vücud-u insaniyetin kalýn ipinden þuurlu bir tel ve mahiyet-i beþeriyenin
hullesinden ince bir ip ve þahsiyet-i âdemiyetin kitabýndan bir eliftir ki, o elif'in "iki yüzü" var.
Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnýz feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad
edemez. O yüzde fâil deðil, icaddan eli kýsadýr. Bir yüzü de þerre bakar ve ademe gider. Þu
yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem onun mahiyeti, harfiyedir; baþkasýnýn manasýný gösterir.
Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zaîf ve incedir ki; bizzât kendinde hiç bir þeye
tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eþyanýn derecat ve miktarlarýný bildiren mizan-ül
hararet ve mizan-ül hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandýr ki; Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve
muhit ve hududsuz sýfâtýný bildiren bir mizandýr.
Ýþte mahiyetini þu tarzda bilen ve iz'an
eden ve ona göre hareket eden _«Z[Å6«+ö²w«8ö«d«V²4«!ö²G«5ö beþaretinde dâhil olur.
Emaneti bihakkýn eda eder ve o enenin dûrbîniyle, kâinat ne olduðunu ve ne vazife
gördüðünü görür ve âfâkî malûmat nefse geldiði vakit, ene'de bir musaddýk görür. O ulûm, nur
ve hikmet olarak kalýr. Zulmet ve abesiyete inkýlab etmez. Vaktaki ene, vazifesini þu suretle îfa
etti; vâhid-i kýyasî olan mevhum rububiyetini ve farazî mâlikiyetini terkeder.
«-xQ«%²h#öy²[«7!ö«:öv²UE²7!öy«7ö«:öG²W«E²7!öy«7ö«:öt²VW²7!öy«7öder. Hakikî
ubudiyetini takýnýr. Makam-ý "ahsen-i takvim"e çýkar.
Ýnsanýn dahi en zahir ef'al-i
ihtiyariyesi içinde en zahiri; ekl ve kelâm ve fikirdir. Yani: Yemek, söylemek, düþünmektir. Þu
yemek, söylemek, düþünmek ise gayet muntazam, acib, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz
cüz'ünden, insanýn dest-i ihtiyarýna verilen ancak bir cüz'üdür. Meselâ: Yemekten, bedenin
tegaddi-i hüceyratýndan tut, tâ semeratýn teþekkülüne kadar olan silsile-i ef'al içinde, insanýn
dest-i ihtiyarýna verilen yalnýz aðýzdaki diþlerin deðirmenini tahrik edip onu çiðnemektir. Ve
söylemek silsilesinden yalnýz meharic-i huruf kalýplarýna, havayý sokup çýkarmaktýr. Halbuki
aðzýnda birtek kelime, bir çekirdek gibi iken, bir aðaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar ayný
kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarýna girer. Bu misalî sünbüle,
insandaki hayalin eli ancak yetiþebilir. Ýhtiyarýn kýsacýk eli, nasýl yetiþir?
Öyle de: Þu þecere-i kâinat, bir menba-ý vahdetten vücud alýr, terbiye görür. Ve o kâinatýn
meyvesi olan insan, þu kesret-i mevcudat içinde, vahdeti gösterdiði gibi; kalbi dahi, iman
gözüyle kesret içinde sýrr-ý vahdeti görür.
Hem o meyveler ve tohumlar, hikmet-i
Rabbaniyenin telvihatýdýr. Hikmet onlarla ehl-i þuura þöyle ifade ediyor ve diyor ki: "Nasýl þu
aðaca müteveccih küllî nazar, küllî tedbir, külliyetiyle ve umumiyetiyle birtek meyveye bakar.
Çünki o meyve, o aðaca bir misal-i musaggardýr. Hem o aðaçtan maksud, odur. Hem o küllî
nazar ve umumî tedbir, bir meyvenin içinde herbir çekirdeðe dahi nazar eder. Çünki çekirdek,
umum aðacýn manasýný, fihristesini taþýyor. Demek aðacýn tedbirini gören zât, o tedbir ile
alâkadar bütün esmasýyla, aðacýn vücudundan maksud ve icadýnýn gayesi olan herbir
semereye müteveccihtir. Hem þu koca aðaç, o küçük meyveler için bazan budanýr, kesilir,
tecdid için bazý cihetleri tahrib edilir. Daha güzel, bâki meyveler vermek için, aþýlanýr.
Öyle de: Þu þecere-i kâinatýn semeresi olan beþer; kâinatýn vücudundan ve icadýndan maksud
odur ve icad-ý mevcudatýn gayesi de odur. Ve o meyvenin çekirdeði olan insanýn kalbi dahi,
Sâni'-i Kâinat'ýn en münevver ve en câmi' bir âyinesidir. Ýþte þu hikmettendir ki: Þu küçücük
insan, neþir ve haþir gibi muazzam inkýlablara medar olmuþ. Kâinatýn tahrib ve tebdiline sebeb
olur. Onun muhakemesi için dünya kapýsý kapanýp, âhiret kapýsý açýlýr.
Madem
haþrin bahsi geldi. Kur'an-ý Mu'ciz-ül Beyan'ýn haþrin isbatýna dair cezalet-i beyanýný ve
kuvvet-i ifadesini gösteren bir nükte-i hakikatýný beyan etmeðe münasebet geldi. Þöyle ki:
Þu tefekkür neticesi gösteriyor ki: Beþerin muhakemesi ve saadet-i ebediye kazanmasý için
lüzum olsa bütün kâinat tahrib edilir ve tahrib ve tebdil edecek bir kudret görünüyor ve vardýr.
Fakat haþrin meratibi var. Bir kýsmýna iman farzdýr. Marifeti lâzýmdýr. Diðer kýsmý, terakkiyat-ý
ruhiye ve fikriyenin derecatýna göre görünür. Ve ilim ve marifeti lâzým olur. Kur'an-ý Hakîm, en
basit ve kolay olan mertebeyi kat'î ve kuvvetli isbat için en geniþ ve en büyük bir daire-i haþri
açacak bir kudreti gösteriyor. Ýþte umuma iman lâzým olan haþrin mertebesi þudur ki: Ýnsanlar
öldükten sonra, ruhlarý baþka makamlara gider. Cesedleri çürüyor. Fakat insanýn cesedinden,
bir çekirdek, bir tohum hükmünde olacak "acb-üz zeneb" tabir edilen küçük bir cüz'ü bâki
kalýp Cenab-ý Hak, onun üstünde cesed-i insanîyi haþirde halkeder, onun ruhunu ona gönderir.
Ýþte bu mertebe o kadar kolaydýr ki; her baharda milyonlarla misali görülüyor. Ýþte bazan þu
mertebeyi isbat için âyât-ý Kur'aniye öyle bir daireyi gösteriyor ki: Bütün zerratý haþr ü
neþredecek bir kudretin tasarrufatýný gösterir. Bazan da bütün mahlukatý fenaya gönderip,
yeniden getirecek bir kudret ve hikmetin âsârýný gösterir. Bazý, yýldýzlarý daðýtýp, semavatý
parçalayabilir bir kudret ve hikmetin tasarrufatýný ve âsârýný gösterir. Bazý, bütün zîhayatý
öldürecek, yeniden def'aten bir sayha ile diriltecek bir kudret ve hikmetin tasarrufatýný ve
tecelliyatýný gösterir. Bazý, bütün rûy-i zeminde zîhayat olanlarý ayrý ayrý haþr ü neþredecek bir
kudret ve hikmetin tecelliyatýný gösterir. Bazan, küre-i arzý bütün bütün daðýtacak, daðlarý
uçuracak, düzeltip daha güzel bir surete çevirecek bir kudret ve hikmetin âsârýný gösterir.
Demek, herkese imaný ve marifeti farz olan haþirden baþka, çok mertebe-i haþirleri dahi o
kudret ve hikmetle yapabilir. Hikmet-i Rabbaniye iktiza etmiþ ise, elbette haþr ü neþr-i insanî ile
beraber umum onlarý dahi yapacak veyahut bazý mühimlerini yapar.
edilen, karþý karþýya
kurulmuþ Cennet iskemlelerinde oturup hoþ, þirin, güzel, tatlý bir surette, dünya maceralarýný ve
kadîm olan hatýratlarýný birbirine nakledip eðlendirmeleri suretinde; firaksýz, safi bir muhabbet ve
sohbet suretinde ahbablarýyla görüþtüreceði, Kur'anýn nassýyla sabittir.
Enbiya ve
evliyaya Kur'anýn tarif ettiði tarzda muhabbetin neticesi: O enbiya ve evliyanýn þefaatlarýndan
berzahta, haþirde istifade etmekle beraber; gayet ulvî ve onlara lâyýk makam ve füyuzattan o
muhabbet vasýtasýyla istifaza etmektir.
Evet
Å`«&«!ö²w«8ö«p«8öš²h«W²7«!ösýrrýnca, âdi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiði
âlî makam bir zâtýn tebaiyetiyle girebilir. Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku... Yoksa
hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!
|