Efendimiz Konulu Kitap

Üye Giriş

Tavsiye Programlar

Firefox 2

Alexa Tolbar

zekat Kitaplar

Hz. Zeynep Binti Çahş ( r. anh) Annemiz PDF Yazdır E-posta
Yazar Hanzala   
Monday, 13 September 2004

Kolu Uzun - Cömert Annemiz

Zeynep Binti Cahş

radıyallahu anhâ

Zeynep binti Cahş radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin Zeynep isimli ikinci hanımı... İslâmiyeti ilk kabul eden hanım sahâbî-lerden... Efendimizin hala kızı... İbadete düşkün oluşu ve cömertliğiyle meşhur... Fakirlerin, gariblerin annesi diye anılan takva erlerinden... Kendi el emeği ile geçi­nen, dikiş, nakış ve el işi yaparak kazandığı paraları fa­kirlere infak eden sehâvet sahibi bir hanımefendi... Ni­kâhını Allah Teâlâ'nın kıydığı bir bahtiyar... Fahr-i Kâ­inat (s.a.) Efendimizin ahirete göç eylemesinden sonra kendisine ilk kavuşan annemiz...

O. bi'setten yirmi sene önce Mekke'de doğdu. İlk iman edenlerden oldu. Asıl adı Berre idi. Resûl-i Ek­rem (s.a.) onu Zeynep olarak değiştirdi. Babası Beni Esad kabilesinden Burre olup annesi de Rasûlullah'ın halası Ümeyye binti Abdülmuttalib'dir. Abdullah İbni Cahş (r.a.)'ın kızkardeşidir.

O, ilk hicret edenlerle birlikte Mekke'den Medi­ne'ye hicret etti. İlk muhacirlerden oldu. Bekârdı. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz onu evlâtlığı Zeyd İbni Harise (r.a.) ile evlendirmeyi düşünüyordu. Bu vesile ile Cahiliye devrinin yanlış âdetlerinden birisini daha yık­mayı istiyordu. Kölelerin aşağılanmasını ortadan kal­dırmayı ve Allah katında insanların eşit sayıldığını gös­termeyi arzu ediyordu. Bu sebebten Zeyneb'e dünürcü olarak gitti.

Zeynep ve kardeşleri bu işi uygun görmediler. Hür bir kadının, azatlı biriyle evlenmesi o günki örfe göre imkân dahilinde değildi. Bunu içlerine sindiremediler. Hatta Zeynep tavrını şu ifadeleriyle ortaya koydu: "Ya Rasûlallah! Ben senin halanın kızıyım. Ona varmaya razı değilim. Ben Kureyşliyim." dedi. Bu hâdise üzeri­ne Allah Teâlâ Ahzab sûresi 36. âyet-i kerîmeyi nazil buyurdu. Meâlen:

"Allah ve Rasûlü bir işe hüküm ver­diği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlü'ne kar­şı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."

Zeynep binti Cahş (r.anhâ) tekrar Rasûlullah (s.a.)'e sordu: "Ya Rasûlallah sen, Zeyd ile evlenmemi istiyor musun?" dedi. Efendimiz de: "Evet!" buyurdu. Bunun üzerine Zeynep (r.anhâ): "Rasûlullah'a âsî ola­mam" dedi ve Zeyd (r.a.) ile evliliği kabul etti.

Bu evlilikte samimi bir aile ortamı oluşmadı. Gö­nülden gelen bir sevgi ve sıcak bir anlayış hâkim ola­madı. Beraberlikleri kendilerine mutluluk getirmedi. Rahat, huzurlu bir aile yuvası kurulamadı. Geçimsizlik­leri arttı. Bu evliliğin uzun ömürlü olamıyacağını sezen Zeyd İbni Harise (r.a.) durumu Fahr-i Kâinat (s.a.)'e aç­ma zaruretini duydu ve Efendimize gelerek:

"Ya Rasûlallah! Ben ailemden ayrılmak istiyo­rum." dedi. İki Cihan Güneşi Efendimiz bu söze üzül­dü. Kendisinin sebeb olduğu bir yuvanın dağılmasına gönlü razı olmadı. Ona nasihatlar etti ve: "Eşini tut, boşama. Allah'tan kork!.." buyurdu.

İki Cihan Güneşi Efendimiz bu yuvanın devam et­mesi için gayret ediyordu. Fakat gönüller bir defa so­ğumuştu. Ülfet edebilmek, tahammül gösterebilmek bir hayli zorlaşmıştı. Buna rağmen Zeyd (r.a.) taham­mül sınırlarını zorlayarak aile hayatını devam ettirme­ğe çalışıyordu. Fakat insan olarak her şeyimiz sınırlıy­dı. Geçimsizlikleri son haddine varınca Zeyd (r.a.)'ın ta­hammülü kalmadı ve nikah akdini bozmak zorunda kaldı. Zeynep (r.anhâ)'yı boşadı. Aile olarak beraberlik­leri bir sene devam etmiş oldu.

Resûl-i Ekrem (s.a.) bu hadiseye çok üzüldü. Bu yuvanın yıkılmasına, dağılmasına gönlü hiç razı değil­di. Zira toplumdaki yanlış âdetleri vesileler bularak kal­dırmak istiyordu. Fakat iş böyle neticelenince bir mü'mine olarak Zeynep (r.anhâ)'nın da gönlünü tamir etmek gerekiyordu. Bu nasıl gerçekleşecekti? Cahiliye âdetleri toplumu kara bulutlar gibi sarmıştı. Bir kimse evlâtlığının hanımı ile evlenemezdi. Allah Teâlâ bu yan­lış anlayışların, bâtıl âdetlerin kalkmasını murad etti ve çok geçmeden vahyini indirdi. Ahzâb sûresinin; 4 ve 5. âyetleriyle bu konuyu açıklığa kavuşturdu. Şöyle ki: Meâlen:

"Allah, bir adamın içinde iki kalp ya­ratmadığı gibi, "zıhar" yaptığınız eşlerini­zi de analarınız yerinde tutmadı ve evlât­lıklarınızı da öz oğullarınız gibi tanımadı. Bunlar, sizin ağızlarınıza geliveren söz­lerden ibarettir. Allah, hakkı söyler ve O, doğru, yolu gösterir. Onları babalarına nisbetle çağırın. Bu Allah katında daha doğrudur. Eğer babalarının kim olduğu­nu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kim­seler olarak kabul edin. Yanılarak yaptık­larınızda size vebal yoktur. Fakat kalblerinizin bile bile yöneldiğinde günah var­dır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir."

Bu âyetler nazil olunca azâd edilmiş köleler ve ev­lâtlıklar, öz babalarının adıyla anılmaya başlandı. Öz babası bilinmeyenler de eski efendilerinin dostu ve din kardeşi oldular. Daha sonraki âyet-i kerimelerde de bu konudaki endişeleri izale eden hüküm bildirildi. Allah Teâlâ Ahzâb sûresi: 37-40. âyetlerinde bu hususu şöyle açıkladı: buyurdu. Meâlen:

"(Rasûlüm!) Hani Allah'ın nimet ver­diği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah'tan kork! diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizli­yordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından ilişiğini ke­since biz onu sana nikahladık ki evlâtlık­ları kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü­minlere bir güçlük olmasın. Allah'ın em­ri yerine getirilmiştir."

"Allah'ın kendisine helâl kıldığı şey­de peygambere herhangi bir vebal yok­tur. Önce gelip geçenler arasında da Al­lah'ın âdeti böyle idi. Allah'ın emri mut­laka yerine gelecek, yazılmış bir kader­dir."

"O peygamberler ki Allah'ın gönder­diği emirleri duyururlar. Allah'tan kor­karlar ve O'ndan başka kimseden kork­mazlar. Hesap görücü olarak Allah (her kese) yeter."     

"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Al­lah'ın Rasûlü ve peygamberlerin sonun­cusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilen­dir."

Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz bu âyetleri duyduğu za­man: "İşlerin en büyüğü en faziletlisi ona nasib olmuş ve Allah onu gökte Rasûlü'ne nikahlamıştır. Zeynep, bize karşı bununla iftihar edecek, öğünecektir." dedi.

İlâhi vahiy ile gerçekleşen bu evlilik hukuk dışı bir geleneğin, yanlış, bâtıl âdetlerin ortadan kaldırılmasına vesile oldu. Yerleşmiş bazı yanlışların, toplumların ha­yatından sökülüp atılması ancak itiraz edilemez örnek­ler sayesinde mümkün hale gelmiştir. Efendimizin bu evliliği bu amaca yönelikti.

Ahzâb sûresinin 37. âyeti Efendimize Âişe annemi­zin yanında iken indirilmişti. İddeti dolduktan sonra Zeynep (r.anhâ)'ya Efendimizin evlilik teklifi ulaştırıldı o da istihare yapmadan cevap veremiyeceğini belirtti. İki rekat namaz kıldı ve:

"Ey Rabbim! Eğer ben ona lâyık isem beni onun­la evlendir," diye duâ etti. Daha sonra yukardaki âyet-i kerîme nazil oldu. Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz ile Zeyneb (r.anhâ)'nın Rabbimiz tarafından nikâhlarının kıyıldığı ilân edildi. Bu haberi duyan Zeynep annemiz sevincinden bütün mücevherlerini çıkarıp müjdeyi geti­ren câriye Seleme'ye verdi, peşinden şükür secdesine kapandı.

Zeynep binti Cahş ile İki Cihan Güneşi Efendimiz hicretin beşinci senesinde evlendi. O sırada Zeynep (r.anhâ) annemiz 35 yaşlarında idi. Mükellef bir düğün ziyafeti verildi.

Enes İbni Mâlik (r.a.)'ın annesi Ümmü Süleym (r.an­hâ) o gün Medine hurmasını yağ ile karıştırarak özel bir yemek yaptı. "Hays" adı verilen bu yemeği Enes ile bir­likte Efendimize gönderdi. Yemek iki kişiye zor yeterdi. Ama Allah dilerse bir orduya yetirirdi.

Enes o zamana kadar hiç görmediği bir manzara ile karşılaştı. İki Cihan Güneşi Efendimiz ona: "Ebû Be­kir, Ömer, Osman ve Ali'yi çağır" dedi. O da hayret­ler içerisinde gitti çağırdı.

Efendimiz tekrar Enes'e: "Mescidde kim uarsa, yolda kimi görürsen davet et!" buyurdu. Enes büsbü­tün şaşırdı. Bu kadar yemek kime yetecek diye kendi kendine düşünceli bir vaziyette dışarı çıktı. Kimi gördüise düğün yemeğine çağırdı. Ulaşılabilen ashabın hepsi grup grup gelmeye başladı.

Habib-i Kibriya (s.a.) efendimiz yemek kabını orta­ya koydu. Bereketlenmesi için duâ etti ve: "Onar onar sofraya otursunlar ve herkes önünden yesin." buyur­dular. Çağırılan herkes o yemekten doyasıya yedi.

Enes (r.a.) diyor ki: "Yedikçe kaptaki yemek çoğa­lıyordu. Adetâ alttan kaynıyordu. Davetlilerin hepsi ye­di ve doydu. Getirdiğim yemek aynen ortada idi." Re-sûl-i Ekrem (s.a.) bana: "Yâ Enes! Tabağı kaldır." bu­yurdu.

Tabağı ailesinin yanına koydum ve annemin yanı­na döndüm. Gördüklerimi hayretler içerisinde anneme anlattım. Annem bana "Hayret etme. Cenâb-ı Hak o yemekten bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyardı." dedi. Bunun bir mucize oldu­ğunu söyledi.

Ne iman!... Ne muhabbet!... Ne ülfet!... Ne hiz­met!... Ne teslimiyet!... Ey yüceler yücesi Allah'ım böy­le bir iman, ülfet, muhabbet, hizmet ve teslimiyeti biz­lere de nasib et!... Amin.

Zeynep (r.anhâ) annemizin düğün ziyafeti tesettür âyetlerinin nüzulüne de vesile oldu. Davetliler yemek­ten sonra kalkıp gitmişti. Uç kişi vardı ki, onlar oturmuş çene çalıyorlardı. İki Cihan Güneşi Efendimiz on­ların kalkıp gitmesi için odaya girip çıkıyordu. Fakat onlar bu hareketten anlamıyorlardı. Efendimiz (s.a.) za­man kazanmak için annelerimizin odalarını ayrı ayrı dolaştı geldi yine onlar konuşuyordu. Can sıkıcı bu ha­dise üzerine Allah Teâlâ Ahzab Sûresi: 53. âyet-i celi-leyi nazil buyurdu. Meâlen:

"Ey iman edenler! Peygamberin ev­lerine yemeğe davet olunmadan vaktine de bakmadan girmeyin. Ancak davet edildiğiniz zaman girin. Yemeği yediği­nizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamberi üz­mekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama, Allah hakkı söylemekten çekinmez. Peygamberin hanım-

larından bir şey istediğiniz zaman perde < arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalple­riniz hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah'ın Ra-sûlü'nü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikahlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır."

O günden itibaren Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin aileleri, mü'minlerin anneleri, perde arkasına çekildi­ler. Kıyamete kadar gelecek İslâm hanımefendilerine örnek teşkil ettiler. İnsanlık haysiyet ve şereflerini böy­lesine titiz davranmak suretiyle muhafaza ettiler. İffet timsâli nezih bir hayat sürdüler. Gözler ve gönüller İs­lam'ın bu güzellikleriyle huzur ve sükûn buldu. İnsanlık bu ölçülerle mutlu oldu. İnsan kıymeti ancak bu şekil­de bilindi. İnsan insanlığının şerefine erdi.

Zeynep binti Cahş (r.anhâ) annemiz ibâdete düş­kün, takva sahibiydi. Çokça nafile namaz kılar, nafile oruç tutardı. Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz bir gün mescitte iki direk arasında bağlı bir ip gördü. "Bu ip nedir?" diye sordu. Ashâb-ı Kiram da: "Zeynep anne­mizin" dediler. Namazda ayakta durmaktan yorulunca bu ipe tutunur diye ilâve ettiler. Efendimiz bu hareket­ten pek hoşlanmadı ve:

"İbadette böyle güçlüğe girilmez. Bu ipi çözü­nüz. Sizler zinde oldukça ayakta küm." buyurdular.

O, vefakâr bir hanımefendiydi. Hakkı teslim ederdi. Dürüstlükten ayrılmazdı. Bir gün, münafıklar Hz. Âişe annemize iftira atmışlardı. İki Cihan Güneşi Efendimiz bu konuda Hz. Ömer. Hz. Osman. Hz. Ali (r.anhüm)'ün fikirlerini sordu. Bu arada Zeynep (r.anhâ) annemizin de görüşünü almak istedi. Bunun üzerine Zeynep annemiz bütün insanlığa örnek olacak şu cevabı verdi:

"Ya Rasûlallah! Ben işitmediğimi işittim, görmedi­ğimi gördüm demekten Allah a sığınırım. Bu hususlar­da kendimi korurum. Onun hakkında vallahi hayırdan başka bir şey bilmiyorum." dedi.

Bu cevap hem Habib-i Ekrem (s.a.) efendimizi hem de Hz. Âişe (r.anhâ) annemizi çok memnun etti.

*

Zeynep binti Cahş (r.anhâ) annemizin en bariz va­sıflarından biri de cömertliği idi. O, dünya malına önem vermezdi. Kendi el emeği ile geçinirdi. Dikiş ve el işi yapardı. Deri tabaklar, onları diker ve deri eşya­lar üretip satardı. Elde ettiği kazancı Allah yolunda fa­kir ve yoksullara dağıtırdı. Ömrü boyunca sehavet üze­re yaşadı. İnfak etmek onun için büyük bir zevkti. Hz. Âişe (r.anhâ) onun cömertliği hakkında şöyle der:

"Ben, dini yaşama konusunda Zeynep'ten daha hayırlı, ondan daha çok Allah'tan korkan, ondan daha doğru sözlü, akraba hakkını ondan daha çok gözeten, Allah'ın rızâsını kazanabilmek için fakirlere ondan da­ha çok sadaka veren bir kadın görmedim."

Yine onun cömertliğini ortaya koyan bir örnek de şudur:

"Hz. Ömer (r.a.) sahâbîlere hazineden maaş bağ­lamıştı. Zeynep annemize de bağladığı maaşı gönderdi. Zeynep annemiz bu kadar çok parayı görünce şa­şırdı ve: "Allah Ömer'i affetsin. Diğer kardeşlerimin hisseleri de bunun içinde mi?" diye sordu. Parayı geti­renler: "Hayır! Bunların hepsi senindir." dediler. Bu­nun üzerine Zeynep annemiz:

"Sübhanallah!" diyerek örtüsü ile yüzünü kapadı ve hizmetçisine: "Elini sok, o paradan bir avuç al, fa­lan oğullarına götür. Bir avuç al, filana ver." diyerek akrabasına ve kimsesizlere dağıttı. Örtünün altında avuçlayacak bir şey kalmadı. Hizmetçisi: "Ey mü'min-lerin annesi! Allah sizi affetsin. Bunda bizim de payı­mız var." dedi. Bu söz üzerine Zeynep annemiz örtü­nün altında kalanlar da senin olsun dedi ve gelen pa­ranın hepsini dağıttı.

Hz. Ömer (r.a.) Zeynep binti Cahş (r.anhâ) anne­mizin bu davranışından haberdar olunca bin dirhem daha getirdi. Onun kapısında durdu, selâm verdi ve: "Gönderdiğim parayı dağıttığını duydum. Bari bunları elinde tut," dedi.

Zeynep (r.anhâ) o parayı da ihtiyaç sahiplerine da­ğıttı. Üstelik ellerini açtı ve bütün samimiyetiyle şöyle dua etti.

Allahım! bundan sonra beni Ömer'in ihsanını alma­ya eriştirme. Çünkü bu dünya malı bir fitnedir," dedi.

Kanaat ve cömertlik büyük bir hazine idi. Fakiri, yoksulu sevindirmek iki cihan saadetini elde etmekti. Allah için vermek, infak etmek, dağıtmak onun en bü­yük zevkiydi.

O, böylesine yüce hasletlere sahibti. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin vefatından sonra ona ilk kavuşan an­nemiz oldu. "Bana en önce kavuşacak olanınız kolu uzun olanınızdır." hikmetli sözünün muhatabı olarak devamlı anıldı. Kolu uzun olmak cömertlikten kinaye olarak söylenmişti.

Zeynep binti Cahş (r.anhâ) validemizin yapmış ol­duğu samimi duası Allah katında kabul buyuruldu. Bir daha maaş alamadı ve hicrî 20 yılında 53 yaşında iken Medine'de vefat etti. Cenaze namazını Hz. Ömer (r.a.) kıldırdı. Cennetü'1-Bakî kabristanlığına defnedildi. Ce-nâb-ı Hak şefaatlerine nail eylesin. Amin.

Yorumlar (0)add comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< Önceki
Advertisement