Kulaklarına pamuk
tıkadı
Peygamber efendimiz Mekke'de gece-gündüz insanlara nasihat veriyor;
onları, İslâm dinine davet ediyordu... Mekkeli müşrikler, Efendimizin bu
gayretlerini boşa çıkarmak için çabalıyorlar; O'nun anlattıklarını kabul
edip iman edenlere de, her türlü hakaret, iftira ve işkenceyi reva
görüyorlardı...
Resulullahla görüşen, konuşan birini gördüler mi, hemen yanına
varıyorlar, O'nu dinlemeyip anlattıklarına inanmaması için her türlü hile
ve yalana başvuruyorlardı. Dışarıdan Mekke'ye gelenleri O'nunla
görüştürmemek için, ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyorlardı.
Müslümanların, sıkıntı içinde olduklarını ve kafirlerden eziyet
çektikleri bir zamanda, Tufeyl bin Amr , Mekke'ye gelmişti. Bunu gören
müşriklerin önderleri, yanına giderek ikazını yaptı:
"Ey Tufeyl! Aramızda ortaya çıkan Abdülmuttalib'in yetiminin, şaşılacak
birçok halleri vardır. Söylediği sözler sihir gibidir. Oğlunu babasından,
kardeşi kardeşten, kocayı karısından ayırıyor! Ortaya attığı fikirlerle,
ortalığı karıştırıyor, O'nun sözünü işiten oğul, babasına bakmıyor. O'na
tabi oluyor. Artık kimse birbirini dinlemeyip, Müslüman oluyor. Korkarız
ki, bizim başımıza gelen bu ayrılık belası, seninle kavminin başına da
gelir. Sana nasihatimiz olsun, O'nunla sakın konuşma! Ne O'na bir söz
söyle, ne de O'nun sözünü dinle! Anlattıklarına kulak asma! Çok dikkatli
ol! Burada fazla da kalma! Hemen çekip git!"
Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor:
Yemin ederek söylüyorum, bu sözü o kadar çok söylediler ki, artık
O'nunla konuşmamaya ve sözünü asla dinlememeye karar verdim. Hatta Kabe'ye
girdiğim zaman, ne olur ne olmaz belki sözlerini duyarım endişesiyle
kulaklarıma pamuk bile tıkamıştım.
Ertesi gün, sabahleyin Kabe'ye gittim. Resul aleyhisselamın orada namaz
kıldığını gördüm. O'na yakın bir yerde durdum. Cenab-ı Hakk'ın hikmeti
olarak, okuduklarından bazısı kulağıma çarptı.
İşittiğim sözler ne kadar güzeldi. Kendi kendime; "Ben, iyiyi kötüden
ayırt edemeyecek bir adam değilim. Üstelik şairim. Bunun söylediklerini ne
diye dinlemeyeyim? Sözlerini güzel bulursam kabul ederim, güzel gelmezse
terk ederim" dedim.
Ve bir tarafa gizlenip, Resulullah namazını kılıp evine hareket edinceye
kadar orada bekledim. Sonra peşinden gittim. Evine girince, ben de girdim
ve;
-Ya Muhammed! "aleyhisselam" Ben bu diyara geldiğimde, senin kavmin bana
şöyle şöyle dediler. Senden uzak durmamı istediler. Korkumdan sözünü
işitmemek için kulaklarıma pamuk tıkadım. Ama Allahü teâlâ senin
okuduklarından bir miktarını işittirdi. Onları pek güzel buldum. Şimdi
sen, bana ne söyleyeceksen bildir! Kabul etmeye hazırım, dedim.
Resulullah efendimiz bana İslâmiyeti anlattı ve Kur'an-ı kerimden bir
miktar okudu. Yemin ederim ki, ömrümde bundan daha güzel söz işitmemiştim.
Hemen Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldum.O anda dedim ki:
-Ya Resulallah! Ben, kavmimde sözü dinlenen, itibarlı bir kimseyim. Hiç
biri sözümden dışarı çıkmaz. Gidip, onları da, İslâm dinine davet edeyim.
Dua ediniz de, Allahü teâlâ benim için bir alamet, bir keramet buyursun!
Böylece o alamet, kavmimi İslâmiyete davet ederken bana bir kolaylık, bir
yardım olsun!
Bu ricam üzerine Resulullah efendimiz; "Ey Allah'ım! Onun için bir ayet,
alamet yarat!" diye dua etti.
Karanlık bir gecede, kavmimin oturduğu su başına bakan tepeye vardığım
zaman, Resulullahın duası sebebiyle alnımda kandil gibi bir nur peyda oldu
ve ışık vermeye başladı.
O zaman; "Ey Allah'ım! Bu nuru alnımdan başka bir yere naklet! Devs
kabilesinin cahilleri görüp de, dininden döndüğü için, Alah, onun alnında
ilahi bir ceza olarak bunu çıkardı sanmasınlar!" diye dua ettim.
O nur, hemen elimdeki kamçının ucuna gelip kandil gibi asıldı. Kabilemin
yanına yaklaşıp da, yokuştan aşağıya inmeye başladığım sırada, orada
bulunanlar, elimdeki kamçının başında kandil gibi parlayan nuru
birbirlerine gösteriyorlardı. Bu vaziyette yokuştan aşağıya inip evime
geldim. Yanıma ilk önce babam gelip, beni bu halde gördü. Bana olan
sevgisinden boynuma sarıldı. Babam çok yaşlıydı. Ona dedim ki:
- Ey babacığım! Eğer evvelki halin üzere kalırsan, ne ben sendenim, ne
de sen bendensin!
- Sebebi ne ey oğlum!
- Ben artık Muhammed aleyhisselamın dinine girip Müslüman oldum.
- Oğlum, ben de senin girdiğin dine girdim. Senin dinin benim de dinim
olsun!
Kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu. Bundan sonra İslâm dininden
bildiğimi ona öğrettim. Sonra, yıkanıp temiz elbiseler giydi. Daha sonra
yanıma hanımım geldi. Ona da aynı şeyleri söyledim. O da kabul edip
Müslüman oldu.
Sabah olunca, Devs kabilesinin içine çıktım. Bütün Devslilere İslâmiyeti
anlattım. Onları da davet ettim. Fakat kabullenmede ağır davrandılar.
Hatta çok zaman muhalefet ettiler. Günah ve kötülük olan işlerinden el
çekmediler. Daha da ileri gidip göz kaş hareketleri yaparak benimle alay
ettiler; faiz ve kumara düşkünlüklerinden sözlerimi dinlemediler.
İslâmiyete uymaktan kaçındılar. Allaha ve Peygamberine asi oldular.
Bir müddet sonra Mekke'ye gelip, kavmimin durumunu Resulullaha arz
ettim:
- Ya Resulallah! Devs kabilesi, Allahü teâlâya asi oldular. İslâm'a
girmeleri için yaptığım daveti kabul etmediler. Onlar için dua buyurun!
Peygamber efendimiz, ellerini açıp kıbleye dönerek; "Ya Rabbi! Devs
halkına doğru yolu göster, onları İslâm dinine getir!" diye dua ettiler.
Bana da;
- Kavmine dön! Onları güler yüzle ve tatlı dille İslâmiyete davet etmeye
devam et! Kendilerine yumuşak davran! buyurdular. Hemen memleketime
geldim. Devs halkını İslâma davetten hiç boş kalmadım...
* * *
Dar-ül Erkam'a gidip Müslüman olanlardan biri de Mus'ab bin Umeyr'dir.
Bunu duyan anne ve babası, ona da işkence etmeye başladılar. Dininden
döndürmek için, evlerindeki mahzene hapsedip, günlerce aç ve susuz
bıraktılar.
Her türlü sıkıntıya dini için katlanan Mus'ab bin Umeyr, bir gün
Resulullah efendimizin huzuruna gitti. Onun bu gelişini hazret-i Ali şöyle
anlatır:
Resulullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus'ab bin Umeyr geldi. Üzerinde,
yamalı bir elbisesi vardı ve acınacak halde idi. Resulullah, onun bu
halini görünce, mübarek gözleri yaşla doldu. Mus'ab'ın çektiği bu işkence
ve fakirliğe rağmen dininden dönmemesi üzerine;
"Kalbini, Allahü teâlânın nurlandırdığı şu kimseye bakın. Anne ve babası
onu, en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Bunları terk etti.
Allahü teâlâ ve Resulünün sevgisi, onu gördüğünüz hale getirdi" buyurdu.
İşte, her türlü akıl almaz eziyete, zulme rağmen imanlarından taviz
vermedi bu ilk Müslümanlar... |