|
Yazar Hanzala
|
|
Wednesday, 29 June 2005 |
Eshab-ı suffe
Eshab-ı suffe
Peygamber efendimiz, Mescid-i Nebi'nin kuzey duvarına hurma dallarıyla bir
gölgelik yaptırdı. Burada Mekke'den hicret eden, malı-mülkü bulunmayan
bekar sahabilerin yatıp kalkmalarını emir buyurdu.
Hiçbir geliri olmayan, iman ve aşktan başka tek sermayeleri bulunmayan bu
sahabilerin sayıları on ila dört yüz arasında değişirdi.
Bu sahabiler, Resulullah efendimizin yanlarından ayrılmaz ve
sohbetlerinden hiç geri kalmazlardı. Gece-gündüz Kur'an-ı kerim okurlar,
ilim öğrenirler, hadis-i şerifleri hıfz ederler, günlerinin çoğunu oruç
tutarak geçirirler; ibadet ve taatten bir an ayrılmazlardı.
Burada yetişenler, yeni Müslüman olan kabilelere gönderilirler, onlara
Kur'an-ı kerimi ve sünnet-i şerifleri, yani din-i İslâm'ı öğretirlerdi.
Pek ziyade faziletlere sahib olan bu mübarek sahabiler, büyük bir irfan
ordusu idiler.
Peygamber efendimiz, onları çok sever, onlarla oturup sohbet ederler ve
beraber yemek yerlerdi. Burada kalanlara "Eshab-ı suffe" denirdi.
Resulullah efendimiz bir gün Eshab-ı suffeye bakıp, son derece fakir
olduklarını düşündüler. Böyle oldukları halde gönül rahatlığı ve
parlaklığı ile ibadet ediyorlardı. Peygamber efendimiz merhamet buyurup,
onlara; "Ey Suffe eshabı! Size müjdeler olsun! Eğer ümmetimden, sizin
içinde bulunduğunuz bu zor şartlara razı bir kimse kalmış olursa, o,
elbette benim arkadaşlarımdandır" buyurdular.
Efendimiz, herşeyden önce bu seçkin Eshabının ihtiyaçlarını temin eder,
sonra Ehl-i beytininkini gidermeye çalışırlardı.
Eshab-ı suffe'den olan Ebu Hüreyre hazretleri şöyle anlatır:
"Kendisinden başka ilah olmayan Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben bazan
açlıktan karnımı yere dayar, bazan da yerden aldığım bir taşı karnıma
bastırırdım. Yine böyle bir halde idim. O gün Resulullah'ın mescide
geçtiği yolun üstünde oturmuştum. O sırada alemlere rahmet olarak
gönderilen iki cihanın süsü, nur saçarak yanıma geldiler. Halimi anlayıp
gülümsediler ve, "Ya Eba Hüreyre! buyurdular. Benimle gel!.. "
Hemen peşlerinden yürüdüm. Hane-i saadetlerine girdiler. Evde bir bardak
süt vardı. "Haydi, Ehl-i suffeye git. Onları bana çağır" buyurdular.
Onları çağırdım, saadethaneye geldik, izin isteyip içeri girdik, uygun
yerlere oturduktan sonra, Resulullah efendimiz; "Ya Eba Hüreyre! Şu süt
bardağını al, onlara ver!" buyurdular. Süt çok azdı herkese yetmesi mümkün
değildi.
Ben de bardağı alıp, sıra ile arkadaşlarıma veriyordum. Her biri bardağı
alıyor, doyuncaya kadar içiyor, bana iade ediyordu. Herkesten aldığımda,
bardağın hiç eksilmediğini, öylece sütle dolu olduğunu görüyordum.
Bu şekilde, gelen bütün arkadaşlarıma takdim ettim. Hepsi içip doydular.
Sonra Efendimiz bardağı alıp, bana gülümsediler ve; "Ya Eba Hüreyre! Süt
içmeyen bir ben kaldım, bir de sen. Haydi sen de otur, iç!" buyurdular.
Oturup içtim. "Yine iç!" buyurdular. İçtim. Efendimiz, birkaç defa "İç!"
buyurdular.
Ben de her defasında içtim. Nihayet; "Anam-babam sana feda olsun ya
Resulallah! Artık içemiyeceğim. Seni hak din ile gönderen Allahü teâlâya
yemin ederim ki, iyice doydum" dedim. "Öyleyse bardağı bana ver"
buyurdular. Verdim. Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra, Besmele
çekerek sütü içtiler." |
|