Etten duvar oldular...
Uhud'da perişan olan müşrikler kaçmaya başladılar. Müşriklerin kaçtığını
gören Ayneyn geçindikleri okçuların bazıları harbin bittiğini zannederek
yerlerini terk ettiler. Kumandanları Abdullah bin Cübeyr ve on iki kişi
yerlerinde kaldılar.
Bu esnada tetikte bekleyen, her fırsatı değerlendirmeye çalışan Kureyş
okçu birlik kumandanı Halid bin Velid, geçitteki mücahidlerin azaldığını
görünce, emrindeki süvarileri harekete geçirdi.
İkrime bin Ebi Cehil'le birlikte bir anda Ayneyn geçidine geldiler.
Abdullah bin Cübeyr hazretleri ile vefakar, sadık arkadaşları saf halinde
dizilip açıldılar. Sadaklarındaki oklar bitinceye kadar düşmana ok
yağdırdılar.
Sonra mızraklarıyla, göğüs göğüse gelince de; "Allahü ekber! Allahü
ekber!" diye diye kılçlarıyla nice kahramanlıklar gösterdiler.
Müslümanlarla müşrikler arasında, bire yirmibeş gibi çok nisbetsiz bir
durum vardı Şanlı Eshab-ı kiram, Peygamberlerinin emrini yerine getirmek
için, kanlarının son damlasına kadar çırpıştılar. Birbiri arkasından
şehadet şerbetini içip, mübarek vücudları toprağa düştü ve ruhları
Cennet'e uçtu .
Müşrikler, kinlerinden hazret-i Abdullah'ın elbisesini soyarak, mübarek
vücudunu mızraklarla delik deşik ettiler. Karnını yarıp, iç organlarını
dışarı çıkardılar.
Halid bin Velid ve İkrime, geçitteki mücahidleri şehid edince, sür'atle
İslâm ordusunun arkasından saldırdılar. Eshab-ı kiram, bir anda
arkalarında, peyda olan düşmanı görünce, toparlanmaya fırsat bulamadı.
Çünkü birçoğu silahlarını bile bırakmıştı. Her şey birden bire değişti.
Önde kaçan Kureyşli müşrikler, Halid bin Velid'in arkadan hücuma geçtiğini
görünce, tekrar döndüler. Müslümanlar, iki ateş arasında kalmıştı. Düşman
önden ve arkadan hücuma geçerek sıkıştırmaya başladı. Sahabenin
birbirleriyle irtibatları kesildi. Dağılmak mecburiyetinde kaldılar.
Hazret-i Ali o anı şöyle anlattı: "Aralarında İkrime bin Ebi Cehil'in de
bulunduğu bir müşrik birliğinin ortasına daldım. Etrafımı sardılar, çoğunu
kılıçtan geçirdim. Başka bir birliğin içine daldım, onlardan da pek çoğunu
saf dışı ettim. Ecelim gelmediği için bana bir şey olmamıştı. Bir ara
Resulullah'ı göremedim. Kendi kendime; "Yemin ederim ki, O, harp meydanını
bırakıp gidecek bir kimse değildir. Her halde Allahü teâlâ yaptığımız
uygunsuz hareketlerden dolayı O'nu aramızdan çekip, kaldırmıştır! Artık
benim için çarpışa çarpışa ölmekten başka yol kalmamıştır" dedim ve
kılıcımın kınını kırdım. Müşriklerin üzerine hücum edip, onları
dağıttığımda, Resulullah'ın onların arasında kaldığını gördüm. Anladım ki,
Resulullah'ı, Allahü teâlâ melekleriyle koruyordu."
Düşman askerleri, Efendimizin yanına kadar yaklaşmışlardı. Durum çok
tehlikeliydi. Sevgili Peygamberimiz, tıpkı askeri bir birlik gibi sebat
ediyor, yerinden ayrılmıyordu. Bir taraftan düşmanla çarpışıyor, diğer
taraftan da dağılan Eshabını toparlamaya çalışarak; "Ey filan, bana doğru
gel! Ey filan, bana doğru gel! Ben Resulullah'ım. Bana dönüp gelene Cennet
var!" buyuruyordu.
Hazret-i Ebu Bekir, Abdurrahman bin Avf, Talha bin Ubeydullah, Ali bin Ebi
Talib, Zübeyr bin Avvam, Ebu Dücane, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Sa'd bin
Mu'az, Sa'd bin Ebi Vakkas, Habbab bin Münzir, Üseyd bin Hudayr, Sehl bin
Hanif, Asım bin Sabit, Haris bin Simme bir anda sevgili Peygamberimizin
etrafında halkalanıp, O'nu korumak için canlı bir kale duvarı meydana
getirdiler. |