|
Yazar Hanzala
|
|
Wednesday, 29 June 2005 |
Cennet O'na vacib oldu!
Cennet O'na vacib oldu!
Resulullah efendimiz, yanındaki Eshabı ile Uhud kayalıklarına doğru
çıkmaya başladılar. Kayaların yanına varınca, yukarı çıkmak istediler.
Ziyadesiyle yorulduğu, üst üste iki zırh giydiği ve mübarek vücuduna
yetmişten ziyade kılıç vurulduğu için takat getiremediler.
Bunun üzerine, Hz.Talha , Peygamber efendimizi sırtına alarak kayaların
üzerine çıkardı. Sevgili Peygamberimiz; "Talha, Resulullah'a yardım ettiği
zaman Cennet ona vacib oldu" buyurdular. Hiç mecalleri kalmadığından, öğle
namazını oturarak eda ettiler.
Dağın eteklerinde sahabiler, her biri bir aslan kesilmiş, müşriklerin
üzerine atılıyorlardı. Peygamberimize kılıç vuranlara, dünyayı zindan
yapmışlardı.
Bir ara Hatib bin Beltea, sevgili Peygamberimizin yanına geldi ve; "Canım
sana feda olsun ya Resulallah! Sana bunu kim yaptı!" diye sual eyledi
Efendimiz; "Utbe bin Ebi vakkas, bana taş atıp yüzüme vurdu ve rebaiyye
dişimi kırdı" buyurunca, hazret-i Hatib; "Ya Resulallah! O, ne tarafa
gitti!" diye tekrar sordu
Peygamber efendimiz, işaretle gittiği tarafı gösterdiler. Hazret-i Hatib,
derhal o tarafa koştu. Araya araya Utbe'yi buldu. Atından düşürüp, bir
vuruşta öldürdü ve Resulullah'ın huzuruna gelip müjde verdi. Peygamber
efendimiz de; "Allahü teâlâ senden razı olsun. Allahü teâlâ senden razı
olsun" buyurarak, ona dua ettiler.
Müşrikler, derlenip toparlanan ve yeniden hücuma geçen Eshab-ı kiram
karşısında tutunamadılar. Yetmiş ölü vererek, harp meydanını terk edip
Mekkeye doğru yola koyuldular.
Peygamber efendimizin şehid olduğu şayiası Medine'ye ulaşmıştı. Hazret-i
Fatıma, hazret-i Aişe, Ümmü Süleym, Ümmü Eymen, Hamne binti Cahş, Küaybe
gibi hanımlar Uhud'a koştular.
Hazret-i Fatıma, babası Peygamber efendimizi yaralı görünce ağladı.
Resulullah efendimiz, onu teselli ettiler. Hazret-i Ali kalkanı ile su
getirdi. Fatıma validemiz, o su ile Peygamber efendimizin mübarek yüzünü
ve kanları yıkadı. Fakat yüzünün kanı dinmiyordu. Hazret-i Fatıma bir
hasır parçasını yakıp, külünü yaraya basınca, kan durdu.
Sonra harp meydanına indiler. Önce yaralılar tespit edilerek, yaraları
sarıldı. Müşrikler, bazı şehidleri tanınmaz hale getirmişlerdi. Kulak,
burun ve diğer azalarını kesmiş, karınlarını yarmışlardı. Abdullah bin
Cahş hazretleri bunlar arasında idi.
Bu hali gören sevgili Peygamberimiz ve Eshabı çok üzüldüler. En güzide
sahabileri şehadet şerbetini içmiş, Uhud topraklarını kanlarıyla sulayarak
Cennet'e uçmuşlardı.
Fakat şehidlere yapılan bu muamele, dayanılacak gibi değildi. Peygamber
efendimizin yanısıra bütün sahabilerin hüzünle içleri burkuluyordu. Bu
manzara karşısında, Alemlerin efendisi ağladı.
Mübarek gözlerinden yaşlar akdığı halde;
"Ben, şu şehidlerin, Allahü teâlânın yolunda canlarını feda ettiklerine,
kıyamet günü şahidlik edeceğim. Onları kanlarıyla gömünüz. Vallahi,
kıyamet günü mahşere yaraları kanayarak gelecekler. Kanlarının rengi kan
rengi, kokuları da misk kokusu olacaktır" buyurdu. |
|