|
Yazar Hanzala
|
|
Wednesday, 29 June 2005 |
Kul, kula secde etmez!
" Kul, kula secde etmez!"
Resulü ekrem efendimiz, hazret-i Dıhye-i Kelbi'yi de, Rum imparatorunu
İslâm'a davet etmek için vazifelendirmişti. Mektubu, Busra'daki Gassan
hükümdarı Harise'e verecek, o da Rum imparatoru Heraklius'a gönderecekti.
Peygamber efendimizin davet mektubunu büyük bir hürmetle alan hazret-i
Dıhye, sür'atle Busra'ya geldi. Haris ile görüşüp durumu anlattı. Haris,
Dıhye'nin yanına, henüz Müslüman olmayan Adiy bin Hatem'i vererek, o
sırada Kudüs'de bulunan Heraklius'a gönderdi.
İkisi birlikte Kudüs'e gelip, imparatorla görüşmek üzere temaslarda
bulundular. İmparatorun adamları, kendisine; "Kayser'in huzuruna çıktığın
zaman, başını eğip yürüyecek, yaklaşınca da yere kapanıp secde edeceksin.
Secdeden kalkmana izin vermedikçe asla yerden başını kaldırmayacaksın"
dediler.
Bu sözler, Dıhye'ye ağır geldi ve onlara; "Biz Müslümanlar, Allahü
teâlâdan başka hiçbir kimseye secde etmeyiz. Kul kula secde etmez. Hem
insanın insana secde etmesi onun yaratılışına terstir" buyurdu.
Bunun üzerine Kayser'in adamları; "O, halde Kayser, getirdiğin mektubu
hiçbir zaman kabul etmez ve seni huzurundan kovar" dediler.
Hz.Dıhye ; "Bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, başkasının,
kendisine, değil secde etmesine, önünde hafif eğilmesine bile müsade
etmez. Kendisiyle görüşmek isteyen, köle bile olsa, ona ilgi gösterir.
Huzuruna kabul buyurur, derdini dinler, sıkıntısını giderir, gönlünü alır.
Bunun için O'na tabi olanların hepsi hürdür, şereflidir" buyurdu.
Bu sözleri dinleyenlerden biri; "Madem ki Kayser'e secde etmeyeceksin, o
halde üzerine aldığın vazifeyi yerine getirebilmen için, sana başka yol
göstereyim. Kayser'in, sarayın önünde, dinlendiği bir yer var. Her gün
öğleden sonra bu avluya çıkar, oralarda dolaşır. Orada bir minber vardır.
Onun üzerinde herhangi bir yazı varsa önce onu alır okur, sonra istirahat
eder. Sen de şimdi git, mektubu o minbere koy ve dışarda bekle. Mektubu
görünce seni çağırtır. O zaman vazifeni yerine getirirsin" dedi.
Bunun üzerine hazret-i Dıhye, mektubu söylenilen yere bıraktı. Heraklius
mektubu aldı ve Arpaça bilen bir tercüman istedi. Tercüman Resulullah
efendimizin mektubunu okumaya başaldı. Mektubun en üstünde;
"Bismillahirrahmanirrahim! Allahü teâlânın Resulü Muhammed'den
(aleyhisselam) Rumların büyüğü Herakl'e" diye yazıyordu.
Heraklius'un kardeşinin oğlu Yennak, mektubun böyle başlamasına çok kızdı
ve tercümanın göğsüne şiddetli bir yumruk vurdu. Tercüman, yumruğun
şiddeti ile yere yıkıldı ve mübarek mektup elinde düştü.
Heraklius, Yennak'a; "Niçin böyle yaptın!" diye sorunca, o da; "Mektubu
görmüyor musun? Mektuba hem senin isminden önce kendi ismi ile başlamış,
hem de senin hükümdar olduğunu söylemeyip; "Rumların büyüğü Herakl'e"
demiş. Niçin; "Rumların hükümdarı" diye yazmamış ve önce senin isminle
başlamamış? Onun mektubu bu gün okunmaz" dedi.
Bunun üzerine Heraklius: "Vallahi sen ya çok akılsızsın veya koca bir
delisin. Senin böyle olduğunu bilmiyordum. Ben daha mektubun içinde ne
olduğuna bakmadan, yırtıp atmak mı istiyorsun? Hayatıma yemin ederim ki;
eğer O, söylediği gibi Resulullah ise, mektubuna benim ismimden önce kendi
ismini yazmakta ve beni Rumların büyüğü diye anmakta haklıdır. Ben, ancak
onların sahibiyim. Hükümdarları değilim" dedi ve Yennak'ı huzurundan
kovdu. |
|