|
Yazar Hanzala
|
|
Wednesday, 29 June 2005 |
Yalan söylüyor!
"Yalan söylüyor!"
Resulullahın elçisi Hz. Dıhye, Heraklius'dan ayrılıp Hisma'ya geldi. Yolda
Cüzam vadilerinden Şenar vadisinde, Huneyd bin Us, oğlu ve adamları Hz.
Dıhye'yi soydular. Eski elbiselerinden başka nesi varsa aldılar.
Bu mevkide, Dübeyb bin Refae bin Zeyd ve kavmi İslâmiyet'i kabul
etmişlerdi. Dıhye bunlara gelip olanları anlatınca bunlar, Hüneyd bin Us
ve kabilesinin üzerine yürüyüp, eşyaların hepsini geri aldılar.
Daha sonra Resulullah efendimiz, Zeyd bin Haris'i Hüneyd bin Us ve
adamlarının üzerine gönderdi. O beldede olanların hepsi iman etti.
Hazret-i Dıhye, Medine'ye gelince, evine uğramadan doğru Habib-i ekrem
efendimizin kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Peygamberimiz; "Kim o?" diye
sordu. Dıhye; "Dıhyet-ül Kelbi" dedi. Alemlerin efendisi; "İçeri gir"
buyurdular.
Dıhye içeri girdi ve olanları bütün teferruatı ile anlattı. Peygamber
efendimiz, Heraklius'un mektubunu okudu: "Onun için, bir müddet daha
saltanatta kalmak vardır. Mektubum yanlarında bulundukça, onların
saltanatı devam edecektir" buyurdu.
Heraklius, mektubunda Peygamberimize iman ettiğini yazmış ise de,
Resulullah efendimiz; "Yalan söylüyor. Dininden dönmemiştir" buyurdular.
Heraklius, sevgili Peygamberimizin mektubunu ipekten bir atlasa sarıp,
altın yuvarlak bir kutunun içerisinde muhafaza etti.
Heraklius ailesi bu mektubu saklamışlar ve bunu da herkesten gizli
tutmuşlardı. Bu mektup ellerinde bulunduğu müddetçe, saltanatlarının devam
edeceğini söyler ve buna inanırlardı. Hakikaten de öyle olmuştur.
Resu-i ekrem efendimiz, Hatib bin Ebi beltea'yı , Mısır hükümdarına
göndermeden önce; "Ey Eshabım! Mukafatı Allahü teâlâdan beklemek üzere şu
mektubu, Mısır hükümdarına hanginiz götürür?" diye sorunca, hazret-i
Hatib, yerinden fırlayıp ayağa kalktı ve; "Ya Resulallah! Ben götürürüm!"
dedi. Peygamberimiz de; "Ey Hatib! Bu vazifeni, Allahü teâlâ senin
hakkında mübarek eylesin?" buyurdu.
Hatib bin Ebi Beltea hazretleri, mektubu sevgili Peygamberimizden aldı.
Veda edip, evine gitti. Hayvanını hazırladı. Ailesi ile de vedalaştıktan
sonra, yola çıktı.
Mısır hükümdarı Mukavkıs'ın İskenderiyye'de olduğunu öğrendi ve sarayına
ulaştı. İçeriye almadan önce, maksadını öğrenen kapıcı, Hatib'e çok hürmet
itti. Onu hiç bekletmedi. Mukavkıs, o sırada deniz üzerinde bir gemide
adamlarıyla konuşuyordu. Hazret-i Hatib, bir sandala binip, Mukavkıs'ın
bulunduğu yere geldi. Peygamberimizin mektubunu verdi. Mektubu Hatib'den
alan Mukavkıs, okumaya başladı:
"Bismillahirrahmanirrahim!
Allahü teâlânın kulu ve resulü Muhammed'den, Kıbt'ın (eski Mısır halkının)
büyüğü Mukavkıs'a!
Selam, hidayete uyanların üzerine olsun. Seni, selamet bulman için İslâm'a
davet ederim. Müslüman ol ki, selamet bulasın ve Allahü teâlânın iki kat
ecrine nail olasın. Eğer yüz çevirirsen bütün Kıbt'ın günahı senin
üzerinedir. "Ey ehl-i kitab olan (Yahudi ve hıristiyanlar)! Aramızda ortak
olan kelimeye geliniz. O da, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye tapınmayız
ve O'na hiçbir şeyi ortak etmeyiz. Allahü teâlâyı bırakıp, içimizden hiç
kimseyi yaratıcı Rab tanımayız. Eğer bu sözden yüz çevirirlerse; "Şahit
olunuz. Biz Müslümanız" deyiniz!" (Al-i İmran suresi: 64) |
|