Üye Giriş

Tavsiye Programlar

Firefox 2

Alexa Tolbar

zekat Kitaplar

ADEMIN YARATILISI PDF Yazdır E-posta
Yazar Hanzala   
Sunday, 13 November 2005
Sanat sahibi Tanrı, hayra, şerre uğramak, sınamak üzere Adem’i yaratmak istediği zaman, özü doğru Cebrail’e “Yürü, yeryüzünden bir avuç toprak ödünç al” buyurdu. Cebrail hizmete bel bağlayıp alemlerin rabbinin emrini yerine getirmek üzere yeryüzüne geldi. O, buyruk kulu, yere el attı. Toprak, kendini çekti, çekindi. Dile gelip yalvarmaya, tek yaratıcı hürmetine beni bırak, yürü git, canımı bağışla. O yürük atının yularını çek benden. Benden yaratılacak insan, tekliflere uğrayacak, tehlikelere düşecek. Tanrı hakkı için beni bırak, alma. Tanrı seni seçti, Levih’teki bilgiyi sana gösterdi. O lütuf hakkı için vazgeç benden. Tanrı ihsanı ile meleklere hoca oldun. Daima Tanrı ile konuşmadasın. Peygamberlerinde elçisi olacaksın. Sen vahiy canının hayatısın bedeni değil. İsrafil bedenlere can verir, sen cana can verirsin. O yüzden İsrafil’den üstünsün. O, sür-ü üfürür, bedenlere can gelir. Senin nefesin mücerret gönüllere can bağışlar. Bedendeki canın canı, gönlün diriliğidir. Şu halde senin ihsanın, İsrafil’in ihsanından üstündür. Sonra Mikâil bedenlere rızk verir. Senin çalışmansa aydın gönlü rızk verir. O kile vergisiyle eteğini doldurmuştur. Senin rızkınsa kileye sığmaz. Kahır ve şiddet sahibi Azrail’den de üstünsün. Rahmetin, gazaptan fazla ve üstün olduğu gibi. Arşı bu dördü taşırlar. Sen bunların padişahısın. Hakikatte uyanıklık bakımından dördünün en yücesi en üstünüsün. Mahşer günü görürsün ki arşı sekiz melek taşır. O zaman sekizinin en üstünü yine sen olacaksın demeye başlar. Bu çeşit sayıp dökmeye, ağlayıp yalvarmaya koyuldu. Çünkü o, bundaki maksadın ne olduğunu anlamış, bundan bir koku almıştı. Cebrail utanç madeniydi. O antlar, yolunu bağladı. Yer, pek çok yalvardığı, antlar, yeminler verdiği için geri döndü, dedi ki: Ey kulların rabbi! Ben senin işinde serseri değildim. Fakat aramızda geçen şeyleri, söylenen sözleri sen daha iyi bilirsin. Adlarından bir adı andı ki ey her şeyi gören Tanrı, o adın korkusundan yedi gökte dönmesini terk eder durur. Utandım adından sıkıldım. Yoksa bir avuç toprak getirmek kolay bir şey. Sen meleklere öyle bir kuvvet vermişsin ki bu gökleri bile yırtarlar. Tanrı, Mikael’e “Sen yeryüzüne inde ondan aslan gibi bir avuç toprak kapıver” dedi. Mikael yeryüzüne gelip ondan bir avuç toprak kapacağı zaman, yeryüzü titredi, ağlamaya, yalvarmaya, gözyaşları dökmeye başladı. Gönlü yanarak yalvardı, kanlı gözyaşı dökerek ant verdi, dedi ki: Lütuf sahibi eşsiz Tanrı hakkı için ki seni, arşı taşıyan ulu melekler arasına kattı. Aleme rızk veren kilelerin memurusun, lütuf ve ihsan susuzlarına avuç,avuç su verirsin. Çünkü Mikail sözü kileden üremedir. Mikail rızk veren kilecidir. Bana aman ver, azat et beni. Bak kanlı gözyaşlarına bulandım da seninle öyle konuşuyorum. Melek, Tanrı merhametinin madenidir. Dedi ki: Şimdi ben şu yaranın üstüne nasıl tuz ekeyim? Nitekim Şeytan da kahır madenidir. Adem oğullarından bu yüzden feryat eder. Yiğidim, merhamet, gazaptan fazladır, gazaba üstündür. Tanrı sıfatlarından lütuf, kahrın üstündedir. Kullarda onun huyundadır, tulumlar onun suyu ile doludur. O Tanrı Resulü, o sülük kılavuzu “İnsanlar padişahların dinindedir” demiştir. Mikail, din rabbinin tapisina, eli yeni boş olarak gitti. Dedi ki: Ey sirlari bilen tek padişah, toprak aglayip inledi, yolumu bagladi benim. Senin yaninda gözyaşinin bir degeri vardir. Işitmezlikten gelemedim. Ahin feryadin sence yüce bir degeri var. O hukuku terk etmek elimden gelmedi. Sence yaşli gözün pek degeri var. Artik ben, nasil inat edebilirdim? Kul, günde beş kere namaza gel, feryat et diye davet edilir. Müezzinin “Haydi felaha” demesi yok mu? O felah, bu ağlayış bu sızlanıştır. Sen kimi dertle hasta etmek istersen onun gönlüne ağlayış yolunu kapatırsın. Bu suretle de defeden olmaz, bela gelip çatar. Çünkü sızlanma şefaatçisi bulunmaz. Birisini beladan kurtarmak istersen gönlüne sızlanmayı getirirsin. Kuran’da şiddetli azaba ugrayan ümmetler hakkinda dedin ki: O anda aglayip sizlanmadilar ki bela onlardan dönüp savuşsun. Gönülleri kati oldugundan suçlari kendilerine ibadet görünüyordu. Inatçi kendisini suçlu bilmedikçe nasil olur da gözleri yaşarir aglar? Yunus peygamberin kavmine bela gelip çatti. Gökten ateş dolu bir bulut ayrildi. Yildirimlar saçiyor, taşlari yakiyordu. Gök gürlemekte, benizleri sararmaktaydi. Onlarin hepsi damlardaydi. Vakit geceydi. Gök yüzünden gelen bu bela, gece vakti gelip çatmişti. Hepsi damlardan aşagi indi. Başlarini açip ovanin yolunu tuttular. Analar evlatlarini kendilerinden ayirdilar. Hepsi feryat figana, çigrişip aglaşmaya koyuldu. O kavim, akşam namazindan seher vaktine kadar başlarina toprak serptiler. Hepsi avaz,avaz aglaşip yalvardilar. O inatçi kavme Tanri acidi. Ümitsizlikten, sabirsiz ah ve feryattan sonra yavaş,yavaş bulut dagilmaya başladi. Yunus peygamberin hikayesi uzun ve etraflidir. Halbuki topragi anlatma ve feyiz verme zamani. Hasili aglayip sizlanmanin Tanri yaninda degeri vardir. Aglayip sizlanmada ki deger nerede var? Ey ümit hemen kalk belini sikica bagla. Kalk ey aglayan daima gül. Çünkü ulu Tanri üstünlük bakimindan gözyaşini, şehitlerin kanlari ile bir tutmaktadir. Tanrimiz bunun üzerine Israfil’e, yürü dedi, avucunu toprakla doldur gel. İsrafil yeryüzüne geldi ama toprak, ağlayıp inlemeye başladı. Dedi ki: Ey sür meleği, ey hayat denizi! Ölüler senin nefeslerinle dirilir. Sür-e öyle bir kuvvetli üflersin ki halk, çürümüşken dirilir, mahşere gelir, o ovayı doldurur. Sür-ü üfler, haydin ey Kerbela şehitleri, kalkın! Ey ölüm kılıcı ile helak olanlar, dallar, yapraklar gibi topraktan baş kaldırın dersin. Senin merhametin ve o tesirli nefesin yüzünden şu alem,, dirilerle dolar. Sen rahmet meleğisin, merhamet edersin. Sen arşı taşımaktasın, ihsan ve lütufların kıblesisin. Arş, ihsan ve adalet madenidir. Onun altıdan yargılamalarla dolu dört tane ırmak akmaktadır. Süt, ebedi olan bal, şarap ve akar su ırmakları. Bunlar arştan cennetlere giderler. Alemde o ırmaklardan çok az bir şey görünür. Gerçi o dört ırmağın burada görünen cüzleri bulanıktır ya. Neden? Acı yokluk zehrinden. O dört ırmaktan şu kara toprağa bir yudumcuk serptiler de bir fitnedir kopardılar. Bu suretle aşağılık kişiler, onların aslını arasınlar, bunu dilediler. Fakat adam olmayanlar bunlara kani olup gittiler. Tanrı çocukları beslemek, yetiştirmek için sütü verdi, her kadının göğsünü bu süt ırmağına kaynak yaptı. Şarap ırmağını, gamı defetmek, düşünceyi gidermek ve insana kuvvet ve cesaret vermek için üzümden akıttı. Bal ırmağına da arının için kaynak etti, o ırmağı bedendeki hastalıkları gidermek için akıttı. Suyu da temizlenmek ve içip kanmak için herkese ihsan etti. Bu suretle de bunları görüp asıllarını izlemeni diledi. Fakat ey herzevekil, sen bunlara kani oluverdin. Şimdi toprağın başından geçenleri dinle. Bak, o kudret sahibi İsrafil’e ne efsunlar okuyor. İsrafil’e karşi suratini ekşitti, yüzlerce şekilde yalvarip yakardi. Ululuk issi pak Tanri hakki için dedi, bana bu kahri helal görme. Ben bu işten bir koku aliyorum, kafama bir kötü şüphedir girdi. Sen rahmet melegisin, merhamet edersin. Çünkü hüma kuşu, hiçbir kuşu incitmez. Ey dertlilere şifa ve rahmet olan melek, sen de o iki kişinin yaptiklarini yap. Israfil, çabucak padişahin tapisina döndü, özür getirdi olanlari anlatti. Dedi ki: Yarabbi, görünüşte topragi al diye emrettin ama içine onun aksini ilham ettin. Kulagima, topragi al dedin, aklima da bunun aksini emrettin. Rahmet gazaptan fazladir, üstündür, üstün geldi ey işleri eşsiz, örneksiz olan ve iyi işler işleyen Tanri. Tanri, Azrail’e “Çabuk git, o hayallere kapılmış toprağın halini gör. O arık zalimi bul, hemen bir avuç torak al, gel” dedi. Kaza ve kader çavuşu Azrail, buyrugu yerine getirmek üzere toprak yuvarlagina geldi. Toprak adeti veçhile yine feryada, ant vermeye başladi. Bir çok yeminler verdi. “Ey has kul, ey arşi taşiyan, ey arşta da, ferşte de emrine itaat edilen! Tek ve merhametli Tanri’nın rahmeti hakkı için git. Sana lütuflarda bulunan Tanrı hakkı için git. Kendisinden başka tapılan bulunmayan, huzurunda kimsenin ağlayıp sızlanması ret edilmeyen padişah hakkı için” dedi. Fakat Azrail dedi ki: Bu afsunla gizli, aşikar buyruk sahibi olandan yüz çevirmem ben. Toprak, O, ilim sahibi olmayi da emretti. Ikisi de emir. Bilgi yolu ile lütfet de halim ol, o emri tut dedi ama, Azrail, O, ya tevildir, ya kiyas. Apaçik emirde öyle tevile, kiyasa az uy. Kendi düşünceni tevil etsen daha iyi. Başka hiçbir emre benzemeyen bu açik emri tevil etmekten daha yeg. Yalvarmana içim yanip durmada. Aci gözyaşlarindan gönlüm kanla doldu. Merhametsiz degilim, hatta o üç temiz melekten daha merhametliyim ben, senin derdinle dertleniyorum. Ben bir yetime tokat atsam, halim bir adam da ona tatli bir şey verse, bu tokat onun tatlisindan daha hoştur. Eyvah eger o tatliya kanarsa. Feryadindan cigerim yaniyor. Fakat Tanri, bana başka bir çeşit lütuf ögretmede. Gizli lütuf, kahirlar içindedir; deger biçilmez akikin pislik içinde oluşu gibi. Tanri’nın kahrı, benim hilmimden yüz kat iyidir. Tanrı’dan canını esirgemek can çekişmektir. Onun en kötü kahrı, iki alemin de hilminden iyidir. Ne güzeldir alemlerin rabbi ve ne iyidir onun yardımı. Onun kahrında lütuflar gizlidir; onun uğrunda can vermek, adamın canına canlar katar. Kendine gel de kötü zannı ve azgınlığı bırak. Madem ki Tanrı gel diyor, başını ayak yap da koş. Onun gel demesi, insana yücelikler verir; sarhoşluklar, eşler, yaygılar bağışlar. Ben o yüce emri hiç, ama hiçbir suretle tevil edemem. Dertli toprak bütün bunları duydu. Fakat o kötü zan, kulağına küpe olmuştu, ondan vazgeçmedi. Aşağılı toprak tekrar başka bir çeşit yalvarmaya, sarhoş gibi secde etmeye başladı. Azrail dedi ki: Yeter, artık bundan fazlası yok. Hem benden sana ziyan da gelmez. Ben, istersen sana başımı, canımı rehin vereyim. Yalvarmayı düşünme, artık o merhamet ve adalet sahibi padişahtan başkasına yalvarma da. Ben emir kuluyum, emri terk edemem. Onun emri, denizden toz koparır. O kulağı, gözü, başı, yaratan Tanrı’nın emrinden başka kendiliğimden ne bir hayır dilerim, ne bir şer. Kulağım onun sözünden başka söze sağır. O, bana tatlı canımdan da değerli. Can, ondan geldi, o candan değil. O, bedavaca yüz binlerce can verir. Can nedir ki kerem sahibinden esirgeyeyim? Pire de nedir ki onun yüzünden yorganı yakayım? Ben, onun hayrından başka bir hayır bilmem. Ondan başkasına sağırım, dilsiz, körüm. Ağlayıp inleyenlere karşı kulağım sağır. Onu elinde bir mızrak gibiyim ben. Ahmakçasına mızraktan merhamet umma, mızrağı elinde tutan padişahtan um. Mızrağa, kılıca nasıl yalvarabilirsin? Onlar, o yüce kişinin elinde tutsaktır. O, sanatkarlıkta Azer’dir, bense putum. Benden ne alet yaparsa o aletim ben. Beni kadeh yaparsa kadeh olurum, hançer yaparsa hançer. Çeşme yaparsa su veririm, ateş yaparsa ziya. Yagmur yaparsa yagar, harmana feyiz ve bereket veririm, ok yaparsa bedene saplanirim. Yilan yaparsa zehirlerim, yardim ederse hizmette bulunurum. Ben iki parmagin arasindaki kalem gibiyim. Ibadet safinda müterreddit degilim. Azrail topragi söze tuttu; o sirada o köhne topraktan bir avuç kapti. Yeryüzünden sihirbazca bir avuç toprak aldi, halbuki toprak, sözle meşguldü, ondan haberi bile olmadi. O bir avuç topragi yeryüzünün rizasi olmadan aldi, kaçmak isteyen, ayaklari gerisin geriye giden çocugu nasil zorla mektebe götürürlerse öylece Tanri tapisina götürdü. Tanri dedi ki: Apaydin bilgim hakki için seni bu halkin celladi yapacagim. Azrail dedi ki: Yarabbi, halk bana düşman olur. Halkin ölüm çaginda bogazini siktim mi herkes bana düşman kesilir. Yüce Tanrim, reva görür müsün halk benden nefret etsin, bana düşman olsun? Tanri dedi ki: Ben, sitma ve humma, kulunç, yaralanma, gibi öyle sebepler yaratirim ki, onlar gözlerini senden çevirirler, o hastalilara, o sebeplere üç kat sarilirlar, yalniz onlari görürler. Azrail, “Yarabbi, Yüce Tanrım, öyle kullarında vardır ki onlar, sebepleri yırtarlar. Gözleri sebeplerden geçer, senin ihsanınla perdeleri aşar. Hal göz doktorundan birlik sürmesini çekerler de illetten de kurtulurlar sebepten de. Ne hummaya bakarlar, ne kulunca, ne basura, be sebeplere hiç önem vermezler. Çünkü bu illetlerin her birinin devası vardır. Deva kabul etmeyen illet kaza ve kaderdir. Bil ki her hastalığın mutlaka bir devası vardır. Soğuk illetinin devası nasıl kürk giymekse. Fakat Tanrı, bir adamı dondurmayı murat ederse soğuk, yüz tane kürk giyse yüzünden de tesir eder. Bedeni öyle bir titremeye başlar ki, ne elbiseyle ısınır ne evle. Kava ve kader geldi mi doktor aptallaşır. O ilaç da fayda verme hususunda yolunu şaşırır. Ahmakları avlayan bu sebepler, nasıl olur da can gözü açık olanın anlayışına perde olur? Göz sağlam oldu mu aslı görür. Fakat insan şaşı olursa aslı değil de fer-i görür” dedi. Tanrı dedi ki: Aslı bilen kişi, nasıl olur da arada seni görür? Kendini halktan gizledin ama sırları apaydın görenlerce sen de bir perdesin. Onlara ecel, şeker gibi tatlı gelirken artık gözleri dünya devlet ve ikbaline sarhoş olur mu? Onlarca bedene ait olan ölüm, acı değildir. Çünkü onlar, kuyudan, zindandan çayırlığa, çimenliğe gidiyorlar. Bu ıstıraplarla dolu alemden kurtuluyorlar. İnsan bir hiçin kayboluşuna ağlar mı? Padişaha mensup birisi zindanın burcunu yıksa zindandakinin gönlü, ona incinir mi? Yazık, şu mermer taşı kırdı da canımızı, ruhumuzu hapisten kurtardı. O güzelim mermer, o yüce taş, zindanın burcuna ne yakışıyordu, ne de güzel uymuştu. Nasıl oldu da kırdı, beni de hapisten kurtardı? Bu suca karşılık elini kırmalı onun der mi? Hapisten çıkarılıp dar ağacına götürülen kişiden başka hiçbir mahpus böyle saçma bir söz söylemez. Birisine, yılan zehrinden kurtarıp şeker verseler bu hal, o adama hiç acı gelir mi? Can beden kavgasından kurtulur. Beden ayağı olmaksızın gönül kanadıyla uçmaya başlar. Hani zindanın kuyusuna hapsedilen adamın uyuyup rüyasında gül bahçesini görmesi gibi. Bu adam der ki: Tanrım, beni bedene döndürme de şu gül bahçesinde bir salınıp gezineyim. Tanrı da duan kabul edildi, dönme der. Doğrusunu Tanrı daha iyi bilir ya. Bu çeşit rüya bir bak ne hoştur. Adam, ölümünü görmeden cennete gitmede. Artık hiç o adam, uyanmaya hasret çeker, kuyunun dibinde zincirlere, bukağılara vurulmuş olarak yaşamayı arzu eder mi? İnanmışsan artık savaş safına gel ki senin meclisin gökyüzündedir. Yüzlerce ulaşma ümidiyle kalk, ey kul, mihrap önündeki mum gibi dinlen. Başı kesilmiş mum gibi bütün gece arayıp isteme yüzünden ağla, gözyaşları dök, yan dur. Yemekten, içmekten ağzını yum, gök sofrasına koş. Her an ümidini gök yüzüne bağla. Gökyüzü havası ile söğüt gibi titre. Sana anbean gökten su ve ateş gelip durmada. Rızkını arttırmadadır. Seni de oraya götürürse şaşma. Aczine bakma isteğine bak. Çünkü bu istek, sende Tanrının bir emanetidir. Her isteyen kişinin istenmesi yerindedir. Çalış da bu istek artsın. Bu suretle de gönlün şu ten kuyusundan çıksın. Halk, filan yoksul öldü desinler, sen de a gafiller diriyim ben. Bedenim yapayalnız yatmış, uyumuş ama sekiz cennet de gönlümde açılmış de. Can. gül ve neşrin içinde uyuduktan sonra beden, şu pislikte kalmış? Ne gam! Uyumuş canın bedenden ne haberi var? O, ister gül bahçesinde uyusun, ister külhanda. Can, şu su rengindeki alemde “Keşke kavmim, Rabbim beni ne yüzden yargiladi, bilseydi” diye nara atmada. Can, şu bedensiz yaşamayi istemezse peki, gökyüzü kimin sayvani olacak? Canin, bedensiz yaşamayi dilemezse “Rızkınız gökyüzündedir” nimeti, kimin kısmeti olacak? Bu kaba rızk kırıntılarından kurtulursan yüce ve latif rızklara nail olursun. O manevi rızktan binlerce okka yemek yesen yine pak ve tüy gibi hafif olarak gidersin. O yemek, sen de ne yel yapar, ne kulunç, ne de mide ağrısı verir. Az yersen karga gibi aç kalırsın, çok yersen geğirmeye başlar, imtila olursun. Az yersen huyun kötüleşir, kabalaşır, nobranlaşırsın. Çok yersen bedenin imtilaya müstahak olur. Fakat Tanrı taamından, o lezzetli rızktan denizler kadar ye, yine de gemi gibi yürü yüz. Oruca sarıl, sabret, orucu terk etme, her an Tanrı rızkını bekle. Çünkü o işi gücü güzel Tanrı, bekleyenlere hediyeler verir. Tok adam ekmek beklemez. Ekmeği yiyeceği ister er gelsin ister geç. Aç adam daima nerede der durur. Açlıkla bekler, araştırır. Beklemezsen o yetmiş kat devlet ve ikbal nevalesi sana gelmez. Babacığım yüceler yemeğini ercesine bekle,bekle. Her aç nihayet bir yiyecek bulur. Devlet güneşi elbette ona vurur. Himmet sahibi misafir, az yemek yerse sofra sahibi, ona daha güzel yemek getirir. Yalnız yoksul ve nekes olan sofra sahibi başka, ona söz yok. Kerem sahibi rızk vericiye kötü zanda bulunma. Ey dayanılan, güvenilen er, bir dağ gibi başını kaldır da güneşin ilk ışığı sana vursun. Baksana o oturaklı yüce dağın tepesi de seher güneşini bekleyip durmada. Biri ne hoştu dünya, ortada eteğimizi çeken ölüm olmasaydı demedeydi. Bir başka biri de dedi ki: Ölüm olmasaydı ıstıraplarla dolu olan bu dünya hiçbir şeye yaramazdı. Ovaya yığılmış, dövülmeden öylece bırakılmış bir harmana benzerdi. Halbuki sen asıl ölümü dirilik sandın, tohumu çorak yere ektin. Yalancı akıl, her şeyi aksi görür, diriliği de ölüm sanır a ahmak! Ey Tanrı, sen bize her şeyi, o hile yurdunda nasılsa öylece göster. Hiçbir ölü, öldüğüne hayıflanmaz, azığın azlığına hayıflanır. Yoksa ölün, bir kuyudan ovaya, devlete, yaşayışa ve genişliğe çıkar. Bu yas konağından, şu daracık deve yatağından geniş bir ovaya geçer. Orası doğruluk makamıdır, yalan sayvanı değil. Orada hususi bir şarap vardır, adam onunla sarhoş olur ayranla değil. Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki orada onunla oturan Tanrıdır. Ateşe tapanların mabedi olan şu balçıktan kurtulmuştur. Aydın bir suretle yaşamadıysan, bir iki nefeslik ömrün kaldı bari ercesine öl! Hadiste gelmiştir ki kıyamet günü, her bedene “kalk” diye emir gelir. Sür-ün üfürülmesi, pak Tanrı’nın ey zerreler yerden baş kaldırın diye emretmesidir. Herkesin canı, sabahleyin kalkınca nasıl aklımız başımıza gelirse tıpkı öyle, kendi bedenine girer. Can, kıyamet günü, kendi bedenini tanır, define gibi kendine mahsus olan o yıkık yere girer. Her can. kendi bedenini tanır, o bedene girer. Kuyumcunu canı, nasıl olurda terzinin bedenine girer? Bilgi sahibinin canı, bilgi sahibinin bedenine girer, zulmedenin canı, zulmedenin bedenine. Sabah çağı kuzu anasını, koyun kuzusunu nasıl tanırsa Tanrı bilgisi de bedenleri tanıma hususunda ruhlara böyle bir bilgi vermiştir. Ayak bile karanlıkta ayakkabısını tanırken a güzelim can kendi bedenini nasıl tanımaz? Ey Tanrıya sığınan, sabah küçük mahşerdir. Büyük mahşeride var ondan kıyas et. Can, nasıl toprağa uçarsa amel defteri de sağa, sola öyle uçar. İyiliğe kötülüğe dair dün ne yaptıysa onların yazılı olduğu nekeslik ve cömertlik defterini, insanın avucuna koyarlar. Seher çağı uykudan uyandı mı o hayır ve şer, ona gelip çatar. Riyazatı huy edinmişse uyandığı zaman yanına o gelir. Dün, hamlık etmiş, kötülükte, azgınlıkta bulunmuşsa sol yanından verilen defteri, yas mektubuna döner. Dün, temiz, kötülükten çekingen ve dindar olarak yaşamışsa uyanınca değerli inciyi elde eder. Bizim uykumuz ve uyanmamız, ölümle mahşere iki tanıktır. Küçük haşir büyük haşri gösterir; küçük ölüm, büyük ölümü aydınlatır. Fakat bu defter, hayalidir, gizlidir. Büyük haşirde o defter meydana çıkar. Bu hayal, burada gizlidir, eseri görünür. Fakat bu hayal, orada suretlere bürünür. Mühendise bak yere tohum eker gibi gönlüne bir ev yapma hayali kor. O hayal, dışarıda zahir olur, adeta yerden tohum biter gibi. Gönülde yurt tutan her hayal, mahşer gününde bir surete bürünecektir. Mühendisin gönlünde kurduğu hayali, tohum bitirme kabiliyetindeki bir yere ekilmiş, orada bitmiş mahsul tut. Bu iki mahşeri hulâsa etmeden maksadım bir kısastır, inananların bundan hisse almasıdır. Kıyamet gününün güneşi doğdu mu çirkin, güzel herkes yerden derhal kalkar. Herkes kaza ve kader divanına koşar, geçer para da potaya girer, kalp para da. Geçer para neşelenerek, nazlana,nazlana kalp para, yanıp eriyerek. Anbean sınamalar gelmede, bedende gönül sırları görünmede. Kandil nasıl suyla yağla görünür, aydınlanıp meydana çıkarsa, yahut toprak, nasıl mahsul verir, sırlarını meydana korsa öyle. Baharın eli, soğanı, safranı, haşhaşı çıkarır, kışın sırrını nasıl meydana korsa öyle. Biri “Biz Tanrıdan çekinenleriz” diye yemyeşil, öbürü menekşe gibi başi aşagida. Tehlikeye ugrama korkusu, gönle yerleşmiş, bu yüzden kaynaklat kaynama da, on tane dere olmada. Gözler, defterler sol yandan gelmesin diye açilmiş, bekleyip durmada. Amel defterinin sagdan verilmesi kolay iş degil. Bunun için gözler sagi solu gözlemede. Derken bir kulun eline kapkara, suçlarla kötülüklerle dolu bir defter verilir. Içinde ne bir hayir var, ne bir iyi işte bulunma. Ancak dogru özlülerin gönlünü incitme var. Baştan ayaga kadar kötülükle, suçla, yol ehline çaldigi isliklarla, onlarla ettigi alaylarla dopdolu. Hileleri, hirsizliklari, Firavunlar gibi ben, biz demeleri, defteri kaplamiş. O kötü amelli kul, defterini okudu mu analar ki zindandan başka göçecek yer yok. Suç meydanda özür yolu bagli. Artik hirsizlar gibi daragacina yürümeye başlar. O binlerce delili, o binlerce kötü sözü, pis bir çivi gibi agzini kapatmiş. Üstünde, evinde, çaldigi şeyler çikmiş, okudugu masal dinlenmez olmuş. Cehennem zindanina dogru yürümeye koyulur. Çünkü ateşten kaçmasina imkan yok. Melekler de memurlar gibi önüne ardina düşerler. Evvelce gizliydiler şimdi asesler gibi meydana çikarlar. Onu, yürü ey köpek, samanligina gir diye sürerler, ellerindeki mizraklarla dürterler. O, her yol başinda ayagini sürür, belki o kuyudan kurtulurum ümidine düşer. Bekleyerek durur, susar, bir ümide kapilip yüzünü geriye çevirir. Güz yagmurlari gibi gözyaşi döker, ümidi kurumuştur, ondan başka elinden ne gelir? Her an yüzünü geriye çevirir, Tanri’nın mukaddes tapısına yönelir. Derken Tanrı’dan “Ey nur ülkesinin melekleri, ona ey iyi huylardan çırılçıplak tembel” deyin. Ey şer madeni, ne bekliyorsun? A şaşkin neden yüzünü geriye çeviriyorsun? Işte defterin, eline gelen defter a Tanri inciten a Şeytana tapan! Yaptigin şeylerin yazili oldugu defteri gördün ya. Ne bakiyorsun artik, yaptiginin cezasini gör. Beyhude yere emekleyip duruyorsun? Böyle bir kuyuda aydinlik ümidi nerede? Ne görünüşte bir ibadetin var, ne içinde gizli bir iyilik niyeti. Ne geceleri münacatta bulundun, namaz kildin; ne gündüzleri haramdan çekindin oruç tuttun! Ne kimseyi incitmemek için dilini tuttun, ne ibretle önüne ardina baktin. Önünde ölüm anlayişi ile can çekişmeden, ardinda dostlarinin ölümünden başka ne var ki? Ne zulmünle yana yakila coşarak bir tövbe ettin, ne aglayip sizlandin ey bugday gösterip arpa satan adi adam!terazin egriydi azgindi. Artik mükafat terazisinin dogru olmasini neye beklersin? Hiyanette eksik tartmada adeta sol ayak kesilmiştin, nasil olur da terazin sag yanindan gelir? A boyu bükülmüş, mükafat ve mücazat, gölge gibidir, elbet gölgen de önüne iki büküm düşecek. Tanridan bu çeşit sert hitaplar gelir. Öyle ki bu sözleri dag duysa kamburlaşir. Kul der ki: Yarabbi, buyurduklarinin yüz misli kötüyüm, yüz misli kötüyüm, yüz misli kötü. Sen kötülüklerimi hilminle örttün, yoksa yaptigim fenalilari bilirsin. Fakat kendi savaşimi, hayir ve şerden öte olan işlerimi, küfrümü, yolumu yordami mi, aczimle sana yalvarişimi, benim, benim gibi yüzlerce kulun hayalini bir yana birakalim. Ancak senin lütfuna ümit bagladim. Benim dogru oluşum, yahut inatçiligim şöyle dursun. Ey garezsiz kerem sahibi, karşiliksiz olan lütfuna, ihsanina ümit baglamişim. Onun için kendi işime bakmiyorum, geri dönüp senin kayitsiz şartsiz keremine bakiyorum. O ümitle yüzümü geri çevirdim. Ben yokken varligimi sen verdin. Bedavaca bana varlik elbisesi bagişladin. Ben daima buna güveniyordum. Kul kendi suçunu ihsanini sayinca Tanri ihsani ile Tanri bagişlamasi gelip yetişir. Der ki: Ey melekler, onu tekrar bana getirin, çünkü gönül gözü rica ve niyazda. Ben de aldirmayayim da onu azat edeyim, o hatalara bir kalem çekivereyim. Bir şeye aldirmamak, birinin iyiliginden, kötülügünden kendisine ziyan gelmeyen kişiye mübahtir. Keremimizden hoş bir ateş yakalim da az çok, hiçbir suçu kusuru kalmasin. Öyle bir ateş yakalim ki yalimindaki degersiz kivilcim bile suçu da yaksin, cebri de, ihtiyari da. Insan agirliklarinin bulundugu yere bir yalim salalim da dikeni ruhani bir gül bahçesi haline getirelim. Biz dokuzuncu kat gökten “Sizin işinizi düzeltir” kimyasını gönderdik. Artık o ebedi ve daimi nur karşısında insanlar babasının debdebesi ve ihtiyarı nedir ki? Onun söyleyen dili, bir et parçası, gören gözü bir et lokması. Duyan kulağı, iki parça kemikten, anlayan kalbi iki katra kanan ibaret. Sen pisliklerle dopdolu bir kurtcağızsın. Fakat cihana bir gürültü saldın. Meniden yaratıldın, benliği bırak. Ey Eyaz, çarığı hatırla.
Yorumlar (0)add comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< Önceki   Sonraki >